Dernek Hesabı

 
OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.
Anasayfa arrow Sizden Gelenler arrow Çanakkale Gezi Yazısı
Çanakkale Gezi Yazısı Yazdır E-posta

                

 Şair ve yazar Sayın İsmail Detseli'nin 24 Mart 2007 tarihinde Memleket Gazetesinde yayınlanan yazısıdır

 

 

Canakkale

 

 

 

 Çanakkale'de Gördüklerim - 5

 

                      

 

 

 

 Çanakkale’de Cevap Aradığım Sorular – 5           Çanakkale’deyim            Bütün köyümün şehitlerini arıyor rahmetle anıyor hepsine saygılar ve hürmetler sunuyorum bu cennet vatanı bize canlarını vererek bıraktıkları için Allah hepimizi cennette cem etsin inşallah.         Benim kendi köyüm olan eski gilissira yeni gökyurt köyü de bu ülkenin toprakları ve kurtuluşu için çok şehit ve gaziler vermiş. Eskilerden dinlediğimiz kadarı ile Yemende bizzat benim Osman emmim kalmış Çanakkale’de 15 kurtuluş savaşında 6-7 kişi Kore’de gara dayı diye bilinen merhum şevket Güler’in oğlu Musa Güler şehit bildiğim Çanakkale gazilerinden merhum seyit oğlu gilin Seyit çavuş Celil Kadirinin Celil Çavuş merhum oldular semerci Mehmedi (Mehmet Semerci)bunlar bildiklerim daha bilemediklerim vardır. Yazımın aşağısında bunlardan bildiğim kadarı ile bahsettim bütün şehitlerimize ölen gazilerimize Allahtan rahmet yaşayan gazilerimize sağlıklı uzun ömürler dilerim.  Aşağıdaki yazım beş gün devam etti eğer talep olursa onları da yazabiliriz sitemize saygılarımla İsmail desteli şair yazar desteli Osman’ının oğlu             15 yaşından 28-30 yaşına kadar nice yiğitler bu cennet vatan uğruna canlarını seve seve feda ederler. Hatta okuyan talebelerimiz bile. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 1916 yılında talebelerinin hepsi öldüğünden dolayı mezun veremiyor. Burada ilginç bir tespitimden bahsedeceğim. İnsanlarımız arasında bazı konuşmalar olur. Almanlar, Fransızlar, Japonlar ve daha birçok milletler bu kadar savaş yaptıkları halde elli yılda çabucak toparlanıp kendilerini yenilediler. Biz niye toparlanamadık diye serzenişler oluyor. Sanırım nedeni şundandır. Bizim bu savaşlarda, bütün aydınlarımız öldü, okumuşlarımız öldü. Onların okuyanları harbe katılmadılar, ölmediler ve ülkelerini teknolojik ve tarım yönünden ayağa kaldırdılar. Biz yeniden ulus yarattık. Ve onun çabası içindeyiz.  Gelelim yine anılara…  Rehberimiz harpte geçen olayları ve konuşmaları anlatmaya devam ediyor. Atatürk silah arkadaşlarına, “Arkadaşlar, bizim burada bir dakika bile uyumaya ve dinlenmeye hakkımız yoktur. Eğer bizler bir dakika uyur veya dinlenirsek milletimiz ömür boyu rahat uyuyamaz ve dinlenemez. Bütün silah arkadaşlarım bunu böyle bilsinler” der.  Gezi devam ediyor. Alçıtepe köyündeyiz. Burada 2004’te vefat eden merhum Salim Mutlu tarafından özel bir müze kurulmuş. Bu müzede neler yok ki? Burada bulunan parçalar insanın kanını donduruyor. Top gülleleri, misketler, 450 kiloluk mermiler, tütün tabakaları, kılıçlar daha nice mermi çeşitleri… Burayı ibretle gezip dışarı çıkıyorum köyde bir köşede ihtiyar bir kadın var.  -“Nine benimle konuşur musun?”  -“Buyur yavrum” diyor.  -“Kaç yaşındasın?”  -“Seğsen doğsan var herhal”  -“Harpten neler biliyorsun?”   -“Ben babamla Bulgarya’dan geldim, daha ufağıdım o yıllarda. Tarlalarda çift sürerken adımda bir kelle çıkıyor. Tarlalarda yuvarlanıyor, insan kemikleri sabanın önünde geziyordu. Tütün tabakaları, çarıklar, palaskalar, kalpaklar ve fesler.. Aaah guzum aah neler oldu neler” –-“Peki o kemikler ne oldu?” -“Ne olacak bubamgil arabalarla komutanlara götürdüler. Tam seksen araba kemikti. Onları anıt mezarların altına gömdüler geri. Herkes bulduklarını bu köyün bakkalı Salim Mutlu’ya satıyor, karşılığından sigara pirinç falan alıyorlardı. Bir gün bir kadın saat bulmuş. Gümüş köstekli saati satmamış evine getirmiş. Dediğine göre saat hala çalışıyormuş. Gece rüyasında levent bir Osmanlı askeri karşısına çıkıvermiş. Ve sert bir eda ile ‘bacı benim saatimi getir yerine koy ben onunla namaz vakitlerimi biliyorum’ deyivermiş. Kadın ertesi gün saati götürüp yerine koymuş. Burada yatanların hiçbiri ölü değiller guzum. Bunu eyi bilin haa” Böyle dedi ihtiyar kadın… Doğruydu,sene 1957 idi hatırladığım kadar köylümüz olan ve bizlere eğitmen olarak öğretmenlik yapan merhum Durmuş Baş işçi vardı. O Çanakkale’de şehit olmuş Ali Onbaşı’nın oğluymuş. Kendi oğlu Ali merhum da benim okul arkadaşımdı. Bir öğle vakti onlara gittik yemek yiyecektik annesi bize yemek getirdi. Bu arada Ali arkadaşımın ninesi Şehit Ali Onbaşı’nın Eşi Hacı Şefika nine yanımıza geldi, “karnınızı iyi doyurun kuzularım” dedi. Arkadaşım Ali merhum “nine bize dedemi anlatsana” dedi. Kadın şöyle bir içini çekti ve başladı, “deden 1914’te esker oldu guzum ve bir daha da dönmedi. O gittiğinde baban Durmuş henüz bir yaşındaydı. Onun şehit oldu habarını biz aylar sonra duyduk ama bir türlü gabullenemedik. Çünkü düşmana esir düşüp de sonradan köyümüze çıkıp gelenler oluyordu acaba deden de gelir mi diye umutlandık, ama ne yazık ki o dönmedi. Ben 1927 veya 28’de baban 14-15 yaşlarında iken oğlumu yanıma aldım o zor şartlara rağmen Çanakkale’ye gittim. 15 gün oralarda dedene ait bir şeyler aradık bulamadık artık çok yorulduk. Ümidimiz kesildi dönmeye karar verdik ve arazide bulunan bir çam ağacının dibine oturduk. Ben sırtımı ağaca yasladım Durmuş da önüme doğru oturdu, uyuklamaya başladı. Bende biraz kestirmiştim sanırım ve aniden dedenin sesini duyar gibi oldum, “Şefika Şefika” diye bana sesleniyordu. “Buyur” dedim, “beni bulamadın değil mi” dedi. Ben de “bulamadım hay yiğidim” dedim, “vay benim temiz yürekli hatunum hâlâ o saf kalpliliğin üzerinde duruyor” dedi. Ve hemen “kalk oradan yukarı doğru bak 15 adım kadar üst yanında iki çatallı bir büyükçe çam ağacı var ben onun dibindeyim Durmuşu da al oraya gel” dedi. Babana çağırdım ikimiz de koşarak o söylenen çamı gördük ve oraya doğru hızla koştuk. Çamın dibine vardığımızda toprak sanki titriyordu. Toprağın üzerine kapandım onunla sanki konuştuk ve bir müddet öyle kaldık, sonra ayrıldık. Bana deden ayan beyan göründü. Ayeti kerimede “Allah yolunda can verenleri siz ölüler sanmayın bilakis onlar diridirler” demiyor muydu Rabbimiz. İşte o ayet manası tecelli ediyordu dedi. Bizler onu dinlerken yemek yemeyi bile unutmuştuk, onu dikkatle süzüyorduk. Kendimizden geçmiştik adeta 4 kıtadan12 ülkenin asker çıkardığı bu ufacık yarımadada son gayret ve direnişlerini kullanan o inançlı Türk askerleri hüsnü kalp ile bir la havle çekerek 276 kiloluk top mermisini kaldırıp topun ağzına sürmeyi başaran Seyit onbaşılar, 63 arkadaşıyla 4000 Fransız askerini öldüren bir tümene karşı koyan aylarca Ertuğrul koyundaki denizde 50 metrelik bir sahilin kana boyanmasına sebep olan Yahya çavuşlar, bu savaşın kaderini tayin edenler olarak tarihe geçeceklerdi. Saldırgan 12 ülkeyi bize rehberimiz sayarken İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Hintli, Mısırlı, Kanadalı Yeni Zelandalı derken otobüsün içerisinde bulunan talebelerden biri büyük bir hiddet ve coşkuyla “ohaa tek tek gelin ulan da görün halinizi” diye dedelerini hem yad ediyor hem de onlarla haklı olarak gurur duyuyordu.  259 gün süren savaşlarda günde bin canımızı şehit veriyorduk, gururumuz sizsiniz, dualarımız sizinle, nur içinde yatın aziz şehitlerimiz.  Yine eski köyde dinlediğim anılara dönüyorum. Merhum annemin amcaları ve babasından bahsettim yazımın başlarında. Bunları bir sene öncesi de yazdığım için sadece bazı hatırlatmalarla yetineceğim. Köyümüzde Maryalılar diye bilinen Annemin baba sülalesinden amcası 1890’lı Apalak 1892’li kardeşi Ahmet hoca (Çanakkale harbinden sonra Çolak İmam adını almış) ve kardeşleri dedem Mevlit 1894’lü gözündeki bir arızadan dolayı Çanakkale savaşlarına katılamamış. Ama daha sonra o arızalı gözüne rağmen Kurtuluş Savaşı’nda Afyon cephesinde geri hizmette bulunarak gazi olmuştur. Bunlardan Apalak orada şehit olmuş Ahmet hoca (Çolak İmam) Siperde nişan almış yatarken koluna ve çenesine şarapnel parçası isabet ettiği için öldü sanılarak cesetlerin arasında 24 saat yattıktan sonra yaşam emaresi gösterdiği bir arkadaşı tarafından sezilince hemen ölülerin içinden alınıp Sahra hastanesine götürülmüş. Ve tedavi bittikten sonra tebdili hava iznini kabul etmeyip savaşmaya devam etmiş. O şarapnel parçası ile eğilen ağızdan dökülen kuran namelerini dinlerken bizler ona hayranlıkla bakardık ve içimiz ısınırdı. Onun bana anlattığı harp hikâyelerinden sonra söylediği şu sözler hala kulaklarımda çınlar: Kuzum yeğenim Ismayılım. Çanakkale harbi benim can arkadaşlarımı aldı. Kolumu ayağımı kırdı, çenemi yüzümü eğdi. Amma öz yurdumu, vatanımı, göğsümdeki imanımı, ağzımdaki Kuran’ımı alamadı, alamadı, alamadı… Çanakkale harbinde Mısır’da olan ve harbe hiç katılmayan o şehitlerimizi kalemi ile bu kadar destanlaştıran merhum Mehmet Akif Ersoy’a da Allah’tan rahmetler diliyor ve nur içinde yat koca şair diline kalemine sağlık diyoruz. Ruhunuz şad olsun.  Geçenlerde şehitlik konusunda bir haber duydum TV kanalının birinde… İstanbul Edirnekapı’da bir kazı esnasında bir asker cesedi bulunmuş ne zaman öldüğü dahi bilinmeyen bu askerin ne üzerindeki elbisede ne de vücudunda ufacık bir leke varmış. İşte bu mucizelerle bu insanların şehadet mertebesine ulaştığını anlıyoruz.  Bir sabah programında dinledim. Muhterem hocamızın birisi anlatıyordu. Pakistanlı ünlü şair rüyasında peygamber efendimiz Muhammed Mustafa’yı görür “Ya Muhammed İkbal bana dünyadan ne hediye getirdin?” diye sormuş. O da “Ya Resülallah dünyada çok iyi kokan şeyler kalmadı onun için ben de size dünyadan Çanakkale şehitlerinin kanının kokusunu getirdim” demiş. Peygamberimizin dahi takdir ettiği o şehitlerimize layık oldukları sevgi saygı ve muhabbeti devam ettirip dualar göndererek onlardan bizlere şefaat etmelerini umalım. Allah geri çevirmez inşallah isteğimizi.  Bu yılki Çanakkale şehitlerini anma törenlerine sayın Başbakanımız’ın da helikopterle gelerek katılması bu tarihi yarımadaya ve oradaki insanlara ayrı bir gurur verdi. Ayrıca gezimiz boyunca gerek biz basın mensuplarına ve gerekse talebelerimize ve diğer geziye katılan tüm arkadaşlara olgun ve yapıcı tavırları ile yardımcı olan ve her sorunumuzu çözmek için gayret sarf eden Konya Büyükşehir Basın Bürosu’ndan değerli kardeşim Cemil Anıl Doğan’a ve otobüsün içersindeki ihtiyaçlardan tutun da çocuklarımızla gezi boyunca ilgilenen her ihtiyacımızda onun emeği olduğunu bildiğim Konya Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nden Hakan beye bu köşemden şükranlarımı arz ediyorum. Bu yazımı İngiliz komutan Hamilton’un şu aczi ifade eden sözleri ile tamamlayalım:  “Biz Türklerin manevi gücüne yenildik Türkleri öldürüyoruz ama bir türlü esir alamıyoruz. Bir avuç buğday kırığı çorbası içerek kuru ekmek yiyerek dünyaya karşı koyabiliyorlar. Daha ne yapalım bunlara bilmem ki…” Şu gerçekleri de unutmayalım daima hatırlayalım sene 1987 idi dağ köylerinin birinde karşılaştığım bir Kurtuluş Savaşı gazisi amcanın İngilizler’e duyduğu kini onların bize atalarımıza ne kadar zulmettiklerini yüz ifadesi ve sözleriyle anlatıyordu… Saygılarımla

 
Advertisement