Dernek Hesabı

 
OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.
Anasayfa
Bu benim babamın hikâyesi Yazdır E-posta
 

Okunma Sayısı : 931


 Yıl 1930’lardır… Yokluk, kıtlık, fakirlik Anadolu köylerinde kol gezmektedir.

Kışlar yoğun, işler yoğun, tarım aletleri yetersiz, toprak istenilen şekilde işlenemediğinden verimsiz; öküz ile çift süreceksin, ekini kavrama orakla dereceksin, hasadı merkeple harmana taşıyacaksın, ilkel bir düğene öküzleri koşup aylarca düğen süreceksin. Çalışmak çok, gelir kıt. Boğazına dersen istediğin gibi yiyip dengeli beslenemezsin. Hulasa ‘ekmek aslanın ağzında’ derler ya, bu tamı tamına aslanın midesinde. Rençperlik ve malcılıktan başka geliri olmayan bir Anadolu dağ köyü… Evdeki yokluklara rağmen üstelik baba ölmüş ise 5 kişilik bir horanta… Varın siz düşünün bu ailenin yokluk halini. Baba ölmüş, en küçüğü daha henüz 4 yaşında, onun büyüğü 7 yaşında, en büyük ev reisliği başına kalan ise 13 yaşında. Adı Seyit… Ama bu insan gaddar mı gaddar. Agresif, vurucu, kırıcı, egoist… Asla sevecenliği olmayan bir Ağa.

 

Evde ne eşini dinler, ne de eşini kaybetmiş garip anasını dinler, ne de diğer kardeşlerine söz hakkı tanır. Ana çaresizidir zaten evvelki eşinden de ölüm ayırmış, bir kızı ile bu eve dul olarak gelmiş. Bu evde üç tane erkek çocuğu dünyaya getirmiş. Ne var ki daha palazları yuvadan uçurmadan bu beyden de ölüm ayırınca gaddar, dediğim dedik çaldığım düdük hesabı, kimseye aldırış etmeden evdekilere dayakla güçle hükmeden bir oğul. Bu oğlun köyündeki komşuları ile de arası çok iyi değil, kimse tarafından sevilmeyen Seyit, anayı, eşini ve kardeşlerini hayli üzmektedir. Ama bir gerçek vardır, yanındaki ana ve kardeşleri için ya bu deveyi güdecekler ya bu diyardan gidecekler. Gitme şansları olmayınca bütün güçlüğe rağmen deveyi gütmeğe mecburlar. Yukarda bir nebze olsun bahsetmeye çalıştığım yazıma konu ailenin vurup kıran ve gaddar dediğimiz büyüğü Seyit, onun iki üç yaş kadar küçüğü Recep, en küçük olanları ve daha garip korumasız olanı da Osman’dır. İşte ikinci eş arkasında dört beş yaşlarında bir kızını da ardında taya getirdiği ve ondan da yukarda adı geçen Seyit, Recep ve Osman’ı doğuran Hacca kadın Hüseyin Efendi’yi Allahın emri ile kaybeder. Evin çilekeş ve dayanıklı merhum olan babası Hüseyin Efendi’den de biraz bahsedelim, çünkü bu aile işte benim babamdan aile başağımdır. Hüseyin Efendi 1865’li yıllarda doğmuş…

 

Osmanlı’nın son yıllardaki çöküşüne de şahitlik etmiş kırsal kesimin bütün zorluklarına rağmen ileri görüşlü olan Hüseyin Efendi, ilk oğlu olan -benim adını gururla taşıdığım- İsmail amcamı medrese eğitimi alması için Konya’ya göndermiş. Çok zeki olan -merhum- İsmail amcam, bir tatilde 45 km’lik yoldan yayan olarak köye gelirken kar tipisine tutulmuş. Köye gelmiş ama zatürreeye yakalanmış, bir daha iflah olmamış. Genç yaşında hakkın rahmetine kavuşmuş. Bu çok sevdiği oğlunun acısına dayanamayan dedem Hüseyin Efendi Konya’dan götürdüğü ve evde olan bütün kitaplarını bir merkebe sarıp civar köylerde okuyan çocuklara dağıtmış. Ve bu kitapların çoğunu (botsa) Güneydere köyüne vermiş çünkü orada ki çocuklarda okumaya çok merak varmış. İkinci oğlu Osman amcam ise (babam merhumun adını aldığı) o yıllarda üç kıtaya hükmeden Osmanlı’nın askeri olarak Yemen’e askere gitmiş. Oraya varınca aynı kendi köylümüz ve köyde kapı komşusu olan Zeybek Ali’si ile karşılaşmış. O zamanlar Yemen’de askerlik 7 yıl yapılırmış. Ali Ağa tam 6 yılını doldurmuş bir asker, amcam merhum ise yeni varmış. Birkaç ay beraber kaldıktan ve akşamları fırsat buldukça köyden anılarla hasret gideren Osman ile Ali’nin sohbeti fazla sürmemiş. O yıllarda askerin tuz ihtiyacını karşılamak için yine Osmanlı toprakları olan başka ülkelere giderler, tam altı ayda dönerlermiş. Tuzdan gelen askerler bedenen çok yıpranır, bazıları da mutlaka ölüme ulaşırmış… Osman amcam bir gece bunu Ali Ağa’sına “Ağa beni tuza gönderecekler” diye açması üzerine Ali Ağa’sı derin bir iç çekerek “Osman tuza gitmek iyi olmaz ama Osmanlı’ya da karşı konulmaz. Osmanlı emir verdiyse o emir ölümüne de olsa yerine getirilir” der. Ve amcam merhum tuza gider.

 

Tuzdan altı ay sonra dönerler ve Ali amcanın da artık teskere zamanı gelmiştir. Amcam Osman’ı ziyaret etmeye gider, sorduğunda korkunç cevabı alır: “Osman hastalandı sahra hastanesinde” derler. Ve hemen hastaneye gider, amcamın durumu pek iç açıcı değildir. Bunu zaten tecrübeli olan Ali Ağa’sı sezer tabi ama Osman “İyileşirsin bir şey olmaz” deyince gerçekleri kendisi de fark eden amcam merhum, “Ali ağa ben buradan sağ çıkamayacağım, köye varınca köyde bıraktığım kızım Zahide’yi benim için doya doya öp” der ve birkaç gün sonra da amcam merhum olur.

Ali amca teskereyi alıp köyüne gelince, dedem Hüseyin Efendi zaten yakın olan komşu evine gider, “Hoş geldin Ali oğlum, Osman da Yemen’e varmıştı görüştünüz m ü” der. Ali amca merhum “Ben onun yaşamına yetiştim, gördüm Hüseyin emmi, Osman’ın selamı var” diye geçiştirir. Ama aradan yıllar geçer, ne mektup gelir Osman’dan ne de künye gelir. Baba Hüseyin bu durumdan tedirgin olmaktadır.

 

Komşu Ali amca, Osman merhumun küçük kızı Zahide’yi her görüşünde kucaklar öper, koklar, için için ağlar, gözyaşı döker. Bu durumu bir gün evden gizlice gören Hüseyin dedem hemen komşunun evine gider, der ki:  Oğlum Ali seni çocuğu öpüp ağlarken gördüm, bu hayra alamet değil. Ben Allah’ın emrini bilen adamım, ne biliyorsan gerçeği anlat.” Ali “Hüseyin amca üzerimde büyük bir yük var. Osmanlı künye göndersin diye bekledim ama Osmanlı’nın başı bütün cephelerde dertte. Onun için bu işler ile uğraşacak vakti yok. Artık daha fazla bu gerçeği gizlemenin de anlamı yok. Osman sana ömürler 2 sene önce tuzdan geldi ve Yemen’de öldü” der. Dedem ağlayarak evine gelir, o sıralarda sonradan Hakkın rahmetine kavuşmuş olan Seyit adında bir aklından noksan delikanlı oğlu vardır. Hemen gelinini ve torununu yanına alır, doğruca muhtarlık makamına gider ve muhtara “Sen bu köyün amirisin efendi, benim oğlum askerde şehit olmuş. Osmanlı bize bildirememiş. Zeybek Ali’si canlı şahididir, onun için bu gelinin benim evimde durması şer’an (evdeki diğer erkek evlatlardandolayı) haramdır. Sorun gelinime benim hangi tarlalarımı, bağımı, bahçemi isterse onun üzerine kayıt yapın; baba evine göndereceğim” der. Kıymetli tarlalarını gelininin üzerine yazdırıp gelini ve torununu baba evine ağlayarak bırakır gelir. Yıllar ve ölümler köyde yaşamı etkilemez, hayat devam ediyor derken, o akıldan noksan olan baba adını verdiği oğlu Seyit ve eşi de birkaç ay ara ile 1910’lu yıllarda ölünce, dedem merhum o kalabalık cıvıl cıvıl olan evde tek başına kalıverir.

 

Köyünde herkes tarafından dürüstlüğü ve iyilikseverliği ile sevilen sayılan Hüseyin Efendi köylülerin aracılığı ile eşi ölmüş, arkasında Gülperi diye 4-5 yaşlarında bir kızı olan gamarlardan Hacca (Hatice) kadın ile yeniden evlenir ve yuva kurar. 1329 (1913’te miladi) yukarıda adından bahsettiğimiz Seyit doğar, ardından Recep, ardından Osman, bu arada evliliklerinden hiç kızı olmadığı için eşinin ardında gelen merhum Gülperi halamı çok severmiş. Onu  Botsa’ya (Güneydere’ye) gelin eder ve nihayet emri hak vaki olur.1334 Rumi 1918 miladi yılında ardında üç tane bekar oğlanı yetim bırakıp, Hakkın rahmetine kavuşur.

 

Bu arada atalarımdan dinlediğim hazin ve acıklı bir hikâyeyi anlatmak isterim.

Dedem merhum ölmeden üvey kızı Gülperi halamı Botsa’ya gelin ettiği yıllarda çok müthiş bir kuraklık olmuş. Devlet köylülere 2’şer havayı (yani 25-30 kilo kadar siyah arpa) vermiş öğütüp yemeleri için. Dedem merhum bizim köyde su değirmenleri dönmediği için arpaları merkebe yükler ve Botsa köyüne değirmene öğütmeye götürür, hem de çok sevdiği kızını görmek umut eder. Köye varmadan arpayı değirmene indirir, kızının evine varır, biraz hoş beşten sonra kızı,  “Baba sana ekmek yemek getiremiyorum çünkü evimizde ekmek yok” der. Bu duruma çok üzülen dedem öğüttüğü arpa ununun yarısını kızı Gülperi’ye döker ve eve gelir. Evde ninem rahmetli, “Hani herif unun yarısı yok, ne yaptın?” deyince, “Ne yapayım karı, kızın Gülperi’nin de unu yokmuş, yarısını da o batası kıza döküverdim” der. Sevgiye ve yardımlaşmaya bakar mısınız? Neyse biz yine anlatmaya devam edelim…

 

İşte dedemin ölümünden sonra ev reisliğini Seyit amcam merhum alır. Gerek işlerin zor ve yoğunluğundan, gerekse ahlaki bakımdan çok sert olduğundan… Gerçekten gaddar idi, ona köylüler deli seyit adını takmışlardı. Çok iyi bir Baytar ve çok iyi bir nalbant idi. Askerde nalbant olduğu için her tür hayvan hastalığının da şifasını iyi bilirdi. Bu aile böyle devam ederken; tabi herkese iş var köy yerinde…

 

Çocuktan büyüğe kadar herkes durumuna göre, yaşına göre çalışıp aile bütçesine katkıda bulunmak mecburiyetindedir. Evin en küçüğü Osman evde kalıyor, diğerleri tarla bahçe işlerine dağılıyorlar. Mevsim güz, havalar soğuktur… Akşam dışarıdakiler eve gelmeden 6-7 yaşlarındaki Osman, sobaya ya da ocağa ateşi yakacak gelenler ısınacak. Ama kibrit yok evde, zaten odun ateşi kullanılıyor akşama kadar dayanmayan közler Osman’ı ateş yakmak da zor durumda bırakıyor. Eğer ateşi yakmaz da ev ısınmazsa, Seyit ağasından şiddetli dayak vardır. Bunu Osman iyi biliyor. Evlerine yakın komşuları olan biri 6 diğeri 8 yaşlarında iki oğlan çocuğu ile kocası ölmüş dul ve Hacı Sıddık’ın Şerife yengesi vardır. O oğlan çocukları gün boyu evde olduklarından, devamlı ocaklarında ateş bulunur, onun için Osman her akşamüzeri onlardan biraz meşe közü alıp, eve getirip ocağı yakmaktadır. Her gün bu böyle devam ederken yine bir akşamüzeri ateş istemek üzere komşuya varan Osman, Şerife kadının evde olmayışı ile çocukların “ateş vermeyiz, her gün gelip bizden ateş alıyorsun git (ispirte öyle derdi köylüler) kibrit bul yak ya da başka yerden iste” demesiyle onlara kızar ve der ki: Bana ateş verin, ocağı yakmazsam akşam ağam beni döver.

Ama onlar da bu isteği geri çevirir.

Artık çaresiz kalan Osman hem ağa korkusundan hem de onlara gözdağı vermek için der ki: Ulen ya bana ataşa verin ya da sizi vururum. Onlar da “hadi vur bakalım golay mı len adam vurmak, seni hapısa gatarlar aslanım” derler.

 

Ama Osman bu, ateş almayı kafaya koymuştur. Gider evlerinden kısa bir tabanca olan ve tarladaki gözsüsüleri (körsü toprak altında zararlı bir kemirgen) vurmak için kullandıkları silahı alıp gelir ve ocağın başında yarım yamalak boyda entari ile soğuktan titreşen kardeşlere 5-6 metre uzaklıktaki kapıdan doğrultur. Onlar da ikisi bir araya gelip korkudan toplanırlar. “Ateş verecek misiniz yoksa sizi vurayım mı” der. “Onlar da hadi vur bakalım golay mı” deyince kısa silahı üzerlerine tutar ve ateşler.

Zaten korkudan birbirlerine sarılmış olan çocuklar “yandım anam” deyip yanlarının üstüne ikisi de yıkılırlar. Osman da elinde silahı ile evlerine kaçar ve samanlıkta görünmeyen ama herkesi duyabileceği bir yere gizlenir.

Artık köyde bir figan bir hareket başlar, silah sesi üzerine herkesler, komşular sağa sola koşarak bağrışırlar.

 

O sırada vakanın olduğu evin yakınlarından geçmekte olan yılın eğitimli adamı öğretmen Kadı oğlu Hasan Efendi gürültü ve ağlama sesleri gelen eve çıkar, durumu sorar. “Detseligilin Osman bunları vuruvermiş Muallim beğ” derler. İkisi de birbirine yakın durunca birinin sağ göksünün birinin de sol göksünün üstüne silahtan çıkan saçmalar yakın olunca sıvaşmış kalmış, pek öldürücü darbe yapmamış ama ne de olsa silah acısı tabi yakıyormuş. O bilge adam öğretmen, “Durun efendiler bacılar telâşa gerek yok, bunları ben tedavi ederim” der. Bu arada Seyit amcam da tarladan gelir, komşuda olan hareketlilik dikkatini çeker, o da gider o eve. Gittiğine pişman olur, çünkü Osman’ı bulamayan Şerife yenge evlat acısı ile Seyit amcama taş ve sopalarla saldırıya geçer. Durumun vahametini anlayan Seyit amcam nasıl oldu ise makul davranır ve köylü elbirliği yaparak tedavi yöntemi aranır. Ama bilen yok, ancak basit tedavilerle ızdırabı bir nebze dindiren Hasan muallim, köye tela vasıtası ile ilanat yapar ki “herkes fare tuzaklarını kursun, ne kadar fare yakalanırsa sabah Hasan muallime getirsin” derler. Bu arada Şerife yengenin “O katili bul onu keseceğim öldüreceğim” gibi serzenişlerine Seyit amcam “Ne yapalım çocukluk, olmuş. Hadi Osman da kendine bir zarar verdiyse, hadi oradan” diye sert çıkmış. Samanlıkta her şeyden haberi olan ve ağasından çok korkan Osman’ın biraz yüreciğine su serpilir. Ve saklandığı yerden çıkar, ağasının kucağına atılarak hıçkırarak ağlamaya başlar. O da “ağlama oğlum, neden yaptın hay aslanım keşke yakmayıverseydin ataşı (ateşi)” der. Hasan muallim ertesi gün gelen fare ölülerini askerde ve okulda öğrendiği şekilde saçmaların üzerine bir hafta süre ile kapatır, çeker kapatır, çeker derken çocukların sırtında bir tek saçma kalmadan temizler ve onları ölümden ve sakat kalmaktan kurtarır.

 

Zaman geçer… Osman büyümekte, ağası Seyit’in zulmü ise devam etmektedir. Bir gün 10-11 yaşlarındaki Osman, ağası ile ekin sulamak için bir tarlaya giderler. Sabaha kadar su biriken ve yörede göl tabir edilen ufak bir su birikintisini salıp, ekini sulayıp, tekrar kapatıp, yine su birikmesini bekledikleri köylünün ortak malı bir gölette uğraşırlar. Suladıkları tarla kumsaldır, su bazı yerlerine güç gitmektedir. Ağa kardeşi Osman’a der ki: Şurayı elinle kavi yap, su yıkılıp budana kaçmasın.” Zavallı Osman bütün gücüne rağmen o suyu engelleyemez ve “ağa ben burayı eğleyemedim, beli getir de eğleyelim” der. Çünkü küçük Osman suyu eli ile eğlemeye çalışmaktadır. Ağa Osman’ın haberi olmadan gelip ardından elindeki bel küreği Osman’ın tam bel kemiğine şiddetle vurur ve zavallı Osman yere yıkılır. Seyit onu öldü zannederek merkebe yüzün koyu yatırıp eve alır gelir ve başka işe koyar gider. Yani kardeşin bile onun yanında iş kadar kıymeti yoktur. Annesi Hacce kadın sağa sola ağlayarak gider konu komşuyu başına toplar. Osman neden sonra kendisine gelir, o gün için yüzeysel yapılan tedavi ile iyi olur güya…

 

Tam askerlik çağı geldiğinde Osman hastalanır ve o belindeki kemik kırılmasından dolayı askerden çürüğe ayrılır. Bu arada kardeşi Recep de Zümbül Mevlidinin kızı Meryem Hanım ile evlenmiş, evliliğin daha altı ayı dolamadan Recep jandarma olarak Kütahya’ya asker olmuştur. Askerlik dönüşü ince hastalığa tutulan Recep veremden üç ay içersinde ölmüş, Allahın rahmetine kavuşmuş. Daha yeni gelin Meryem ise baba evine dönmüştür. Çaresiz daha sonra altı ay geçince köylerde usuldendir Meryem gelini evde bekar olan inisi (çelebi) Osman için istemişler, her iki tarafın da rızası ile ölen ağabeyinin hanımı ile fakirlik ve çaresizlikten evlenen ama birbirlerini çok da seven Osman ve Meryem’den biz beş kardeş dünyaya gelmişiz. Annem merhum çok çalışkan bir hanımdı, bizler ‘babamızın sürekli hastalığında ve hastanelerde yatmasından dolayı anne ekmeği yiyerek büyüdük’ diyerek atalarımızla gururlanıyoruz ve benim babam merhum 52 yaşında vefatına kadar yıllarca o hastalığı çekti. Günlerce, aylarca çeşitli hastanelerde yattı ve hep şunu söylerdi:  Dünyada herkese, havada uçan kuşa, yerdeki karıncaya hakkımı helal edeceğim. Beni bazı baba mallarından bile mahrum bırakmasına rağmen onlardan da geçtim ama. Bu belime vurup da sakat bırakmasından dolayı ağabeyime hakkımı hiç helal etmeyeceğim.

 

Amcam büyük olmasına rağmen babamdan 8 sene sonra vefat etmiştir. İnsanların sinirlerine hâkim olmaları lazım. Peygamberimiz de sabrı tavsiye ederken “Sinirlenince ayakta iseniz oturun, oturuyorsanız ayağa kalkın, namaz kılın, abdest alın” demiştir. Bir anlık öfke ve gazap inanların başlarına çok felaketler getirebilir. Babamın hastalığı yüzünden bizler hep fakir ve yoksul büyüdük, evdeki tüm baba ana sevgisine rağmen yoksulluğun sefaletin izlerini hiç unutmadık. Allah’a şükür babam rahmetli çok sevecen ve akıllı idi, bizi 5 evladını da manevi bakımdan iyi yetiştirdi. Merhum babam ölünceye kadar yine de ağabeyine karşı saygıda hiç kusur etmedi, ardından atıp tutsa da yüzüne karşı hiç gönül kırıcı söz etmezdi. Babam merhum da bana iki kardeşimi emanet bıraktı, ama Allah’ıma şükür ben onları evlendirip gelin ederek ağabeylik yaptım. Hiç boyunlarını büktürmedim. Atamızın emanetlerine hıyanetlik etmedim, onlar da bana saygı ve sevgide hiç kusur etmediler. Birbirimize sıkı sıkıya kenetlendik. İşte eskilerin deyimi ile ‘birlikten dirlik doğarmış’, bizde de bunlar vuku buldu. Atalarımıza tüm geçmişlerimize Allah rahmet eylesin, kabirleri cennet mekanı olsun. Saygılarımla…


   
Beğendim... (184)

Okuyucu yorumları  
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

 


Yorumunuzu ekleyin
İsim
E-mail
Başlik  
Yorum
 
Kullanımdakı İşaretler: 600
   Daha sonraki Yorumlar hakkında beni haberdar et
  Mathguard güvenlik sorusu:
MNU         W25      
D      U    F 6   TOS
253   1JO   6OB      
  2    1    R E   SS9
P9K         S48      
   
   

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.9 © 2007-2020 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >
Advertisement