Dernek Hesabı

 
OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.
Anasayfa
Kar ve tipi şehidi Yazdır E-posta
 

Okunma Sayısı : 1031


 

Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar derler ya. İşte öyle oldu garip Mustafa’nın topal anası, ihtiyar babası birer eşeğe binip düştüler komşu köyün dağ yollarına, garip Mustafa’yı aramaya…

Bin dokuz yüz kırk birin Temmuz ayında doğmuştu.

Çobandı, kar tipisinde şehit oldu bir dağ başında

 

Mustafa bir fakir köylünün ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmişti, kendisinden önce de bir ablası vardı. “İnsanların kaderini Allah-ü zül-celal alınlarına alın yazısı olarak yazar” derler. Doğrudur, buna kimsenin itiraz etme hakkı yoktur. Bu da öyle işte! Mustafa bin bir çile, yokluk, kıtlık ve zorluklarla büyür. Belki büyüyünce kaderi değişecektir ama nerde… Bir türlü fakirlik, yokluk peşini bırakmaz. Doğup yaşadığı köy bir dağ köyüdür. Tarla kıt. Bol olsa ne yazar. Onları sürecek, ekecek öküz yok, saban yok. Üstelik Mustafa’dan sonra 3-4 çocuk daha katılır aileye. Yükleri gittikçe artar. Tabii yük arttıkça bölüşme vardır, bunu da artık Mustafa üslenecektir.

Mustafa’nın annesi Şerife teyze de fakir bir aile kızıdır. Babadan anadan ona da bir dünyalık kalmamıştır. Yani bulduğunuzla yetineceksiniz diye sanki emir almışlardır. Çaresizlik bellerini büküyor. Çalışmak çabalamak var uykusuz duraksız. Durmak dinlenmek yok Eeee haliyle vücut da yıpranıyor ayrıca Şerife teyze küçükken geçirmiş olduğu bir hastalıktan dolayı biraz da topaldır. Her işe öyle koşabilecek güce sahip değildir. Bu köylerde eğer rençperlik yapamıyorsan, tarlan tapanın da kıtsa yapacak bir şey var. Çobanlık yapacaksın. Onlar da bunu tercih ediyorlar iki koldan. Yani Mustafa’nın büyümesi ile baba oğul çoban çıkıyorlar. Bazen sabah gidip köyün sığırlarını otlatarak akşam köye dönüyorlar. Bazen de dağda kalıp günlerce köye gelmedikleri oluyor. Orada da köyün sağılmayan, yoz tabir edilen, eve gelmeyen, dağda yatıp dağda otlayan sığırlarını…

Eğer anne veya kız kardeşlerden birisinin zamanı olur, dağa gitmeye gücü yeterse Mustafa’ya birkaç kuru ekmekten oluşan azık götürürler… Köye çok uzak olan dağda, yoksa sığır ağılındaki çobansalık tabir edilen ağılın yanında bulunan (bazısının üzeri örtülü, bazısının üzeri açıktır) çoban evinde daima hazırda bulundurulan bulgurdan pilav pişirip yemek mecburiyetinde bizim garip Mustafa. Babası ile beraber yaymaları lazım olan sığırları babasının köydeki işleri için köye gitmesinden dolayı Mustafa yalnız otlatmaktadır. Başka erkek kardeşi de olmamıştır. Bundan evvel doğan ablası ve bundan sonra doğan 3 kız kardeşi daha vardır. Bunlar da eleyağsadır. Yani eli ayağı kısa veya ele gidecek gelin olacak manasına… Köy yerlerinde her tarafa gönderilemeyen veya gönderilmeye çekinilen kız veya genç kadınlar için bu tabir kullanılır… Böyle çaresizlikler içinde yaşamaya çalışan ailenin çobanlık dışında az da olsa tarlalarında ekip dikecek yiyip içecek maişetini kazanmak için de çalışması lazım. Ekin ekilecek, harman kaldırılacak, sebze ekilecek… Evin neye ihtiyacı olmaz ki o zamanlar. Böyle bolluk da yok, her şeyini, kışlık yiyeceğini köylü kendisi kaldırır ve kışa hazırlar. Şehir yeri değil ki pazardan alıp yesinler. Hoş zaten pazardan almaya paraları da yok. Olmaz da. Sigara içiyorlarsa sigara parası bile bulunmaz ceplerinde garibanların. Ha babadan hiç bahsetmedik. Adı Fakı’nın Ali. “Atadan dedeye hep çoban gelmiş, çoban giderler” derlerdi köyde geçmişi bilenler. Bir de Yılancı Ali derlerdi. “Yılancı da ne demekmiş?” diye sordum bilenlere. Şöyle anlattılar hadiseyi:

Bir gün Ali emmi bir araziden kışlık hayvanlarına yedirmek için ot biçiyormuş. Kızları ile ot biçerken bir başkası gelmiş bunların fakir ve sessiz olduğunu bildiği için “Burası benim. Bu otları ben biçeceğim. Biçtiğiniz otları da size vermeyeceğim” demez mi? Ali ağa yalvarmış “Burası senin değil arkadaş, etme, mera arazi, ben bilirim sabahtan beri burada kızımla, hanımımla emek çekiyoruz, orak sallıyoruz. Yapma bize bu zulmü” dediyse de gelen adam hem genç, hem de yanında hanımı var. Biraz da maddi durumu iyi, “Olmaz” diyor ve garipleri başlıyor sopalarla dövmeye ve kovmaya. Adam “yapma, etme” dediyse de kurtulamaz bu zalimin zulmünden… Kızı ile kaçmaya başlar. Hem de düşünür “Mustafa’m dağda köylünün sığırını otlatıyor. Ah o da yanımda olsaydı bunların şimdi ikisini de haklardık. Kızım Dürdane’nin gücü yetmez, hanımımın ayağı topal. Ahhh ah!” diye kaçmaya çalışırken ardından gelen sopa darbesi ile canı yanar. Ve yerde bir uzunca bir değnek görür ve can havli ile eline alır, geriye döner, kendisini kovmakta olan adama bir kere vurur. Kovalayan adam ve hanımı başlarlar geriye kaçmaya… Hem kaçıyorlarmış hem de “Ali ağa gelme, vurma, Allah aşkına o elindeki yılan” diyorlarmış. Adam onların dediğini duymuyor bile, öbürleri kaçıp gidiyor. Ali ağa elindeki sopa ile biçtiği otların ve hayvanlarını yanına gelip elindeki değneği yere atınca korkudan dili tutulacak gibi oluyor. Meğer Ali ağanın yerden değnek sanarak aldığı şey büyükçe bir yılanmış. Karşısındaki adam bunu görüp ondan kaçıyormuş. Ama Ali ağa bunun farkına ancak yılanı yere attıktan sonra varmış, ama ne yazık ki bu kovalamaca ve arbedede Ali ağanın elindeki yılan zaten ölmüştür. Ali ağa “Bu da Allah’ın bir işidir, yoksa emeklerimiz ve zamanımız boşa gidecekti” der ama yılanla dövülen kişi köyde bu durumu köylülere “Ulen bu gün Fakıların Ali, beni ve karımı yılanla dövdü” diye anlatınca adamın adı Yılancı Ali kalmış. Onun için Ali emmiye “Çoban Ali, Fakı’nın Ali, Yılancı Ali” derlermiş köyde. Gel zaman git zaman Ali ağanın çocukları büyümüş. Kızlar gelinlik olmuş, oğlan evlenme çağına girmiş, köyden kendisi gibi aileye uygun olanlar, çok çalışkan ve hamarat olduklarını bildikleri büyük kıza dünür gelmiş. Ali emmi onlar fakir diye vermez. Çocuklar zaten hep yokluklarla büyüdüler bari biraz orta halli aileye vereyim der. Ama aslında evdeki işin çokluğundan kızını vermek istemez. Ona da onun beklediği kimseler dünür gelmez, evin hanımı Şerife teyze her ne kadar beyine “Ali davul bile dengi dengine diye çalar. Etme şu gelenlere kızı verelim” dediyse de dinletemez. Bir gün büyük kız devamlı sığır otlatmaya giden kardeşi Mustafa’yı dinlendirmek için gittiği dağda sığır otlatırken yakın köyden bir delikanlı ile görüşür ve anlaşırlar. Sık sık dağa sığır otlatmak için gitmeye başlar. O delikanlıdan babasına dünür göndermesini ister. Yabancı köyden Ali ağaya dünür gelirler. Bu sefer de Ali ağa yabancı köy diye itiraz eder, vermek istemez…

Babası vermeyince kızı, bir gün bohçasını alır kız ve sevdiği delikanlıya kaçar, evlenir, ev bark sahibi olur. Zaten Ali ağanın onu aramaya ve şikâyet etmeye gücü de yoktur, aklı da ermez kaderine razı olur. Ben iyi tanıyorum gittiği köyde -kız çalışkan olunca beyi de çalışkanmış- varlıklı bir aile oldular. Sonra büyük kız babasının zulmünü ve hırsını bildiği için küçük kız kardeşi Dürdane’yi de çelebisine, yani beyinin erkek kardeşine dünürcü olup aldırdı. Onlar da yurt yuva sahibi oldular. Gelelim bizim garip Mustafa’ya… Mustafa askerliğini yaptı. Aradan yıllar geçti, Mustafa otuz yaşına girdi. Ali ağa hiç onu evlendirme taraftarı olmadı. Mustafa yazık sağa sola, büyüklere yalvardı, akrabalarına derdini döktü “Babama söyleyin, beni eversin” dedi. Ama Ali ağa kimseyi dinlemedi “Bize kim kız verir canım. Biz fakiriz” dedi, işi geçiştirmek istedi. Ama Mustafa’nın dağlarda yatarak güttüğü sığırların hakkını aldı, bir güzel yedi ve garip Mustafa’ya sigara parası bile vermedi. Bir gün Mustafa, bu duruma isyan etti ve başka bir köyden ağanın biri ile dağda tanıştı ve anlaştı. Ağa dedi ki: “Sen bana çoban dur, koyun yaymayı bilir misin?.. Mustafa, “Bilmez miyim ağa benim işim çobanlık” dedi. “Tamam, anlaştık gel bizim köye, bana çoban dur sana şu kadar yıllık para vereyim. Bir sene sabret, sana münasip bir kız bulayım evlendireyim kabul eder misin?” deyince ağa, Mustafa ağanın elini öptü ve kimseye haber vermeden köydeki çobanlık günü tamam olunca, yakın köydeki ağanın yanına gitti ve çalışmaya başladı. Mustafa’nın köyden kayboluşu bir hayli ses getirdi. “Nerededir acep?” diye aramalar birbirini kovalarken bir gün bir çobandan haber geldi, “Mustafa falan köyde filan ağanın koyununu güdüyor. Rahatı ve bakımı elbisesi çok çok iyi” diye. Köyde elin verdiği eski elbiseden başka sırtı elbise görmeyen Mustafa’nın orada giydiği elbise çoban arkadaşını çok etkilemiş olacak ki onu birkaç defa tekrar etmiş “Mustafa, bey gibi orda be yav” demiş, soranlara…

“Garibin yüzü gülmez!” diye bir söz vardır. Filhakika öyledir. Çok yerlerde bunu görmüş ve yaşamışımdır. Eskiler her sözü bir tecrübeden sonra söylemişler ve doğru teşhisi koymuşlardır. Mustafa tam rahata ermişken ve evlenme hayali ile yaşarken sene 1971 Mart ayının 12’si, millet yaza hazırlanıyor. Tam koyun keçilerin yavrulama zamanı gelmiş. Yavrular doğuyor. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, Mart gönlü tutarsa dokuz, tutmazsa otuz” derler. Doğrudur. Hoca efendiler eskiden namazların sonunda “Yarabbi. Afatı araziden, afatı semadan ve her türlü felaketlerden sen bütün insanlığı ve bütün İslam âlemini koru” diye dua ederlerdi. Çok yerinde ve daima yapılacak bir dua. Günlerden 12 Mart’tı. 1971. Bir Cumartesi günü sabah saat 10 civarında hafif bir kar serpintisi başladı. Saat 15-16’ya doğru yerde biraz sermaye yaptı. Bu saatten sonra bir tipi, bir boran başladı ki aman Allah’ım! Düşman başına verme yarabbi!

Yerden aldığını göğe, gökten aldığını yere savuruyor, insanlar evlerden çıkamıyor. İşyerindekiler iş yerinde, dağ başında kalanlar dağ başında. Yarabbi senin hikmetinden sual olunmaz, ne canlar ne mallar telef oldu. Sürüler halinde dağda kalıp ölen küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar o güzelim insanlar doğanın gücüne yenik düştü. Sanki 12 Mart’ı, 13 Mart’a bağlayan gün ve gece ülkemiz bir afatı sema ve afatı arazi felaketi yaşamıştı. Allah o günleri bir daha göstermesin. Sadece Konya ve bizim köylerde bilinen, hafızam yanıltmıyorsa, 10 kişi tipide boğulup öldü. Bizim köyümüzde merhum Cafer amca diye birisini de önündeki sürü ile yanında yine Mustafa Detseli varken henüz 13 yaşında mahsur kaldılar, sürüleri tamamen telef oldu. Ama kendileri bir sarnıca sığınarak canlarını zor kurtardılar. Ondan dolayı bu tipi köyümüz ve civarında Cafer tipisi olarak anıldı Gelelim bizim Mustafa’ya. O da elin bilmediği veya henüz her yerini öğrenmeye çalıştığı dağlarında kalmış. Çobanı olduğu bir davar sürüsü ile garip gideceği yeri yok, arayanı var belki ama doğa fırsat vermiyor. Hasılı bizim garip Mustafa çaresizce saatlerce direniyor tipiye, ama sürüsünü bir ağıla yetiştiriyor ama ne yazık ki kendisi esen deli fırtınadan bunalıyor ve sürünün ardını takip edemiyor bir taşın altına gizlendiğini zannediyor ama taşın değil evin içinde bile rahat vermeyen o azgın tipi Mustafa’nın hayallerini yıkıyor ve tatlı canını alıp Azrail’e teslim ediyor. Ertesi gün oldu: 13 Mart Herkes kendi derdinde çünkü köylerde büyük zayiatlar var adamın kendisinde olamasa bile bir yakınında bu mal ve can acısı yaşanıyor. Sadece bir adamın üç yüz keçisi dağda kırıldı, öldü. Ya onun gibi yerlere evlere dağlara gidip yardımcı olunuyor ya da teselli ediliyor. Mustafa’nın kayıp olduğu duyuldu. Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar derler ya.

İşte öyle oldu garip Mustafa’nın topal anası, ihtiyar babası birer eşeğe binip düştüler komşu köyün dağ yollarına. Köyümüzün o zamanki imamı (merhum oldu) camide cemaate şöyle dedi: Bu bizim köylümüz. Elbirliği edelim bu çoban Mustafa’yı arayalım. Çünkü Allah afatı araziden ve afatı semadan, tipide, selde, denizde çaresiz kalıp boğulup ölenler için şehittir, diyor. Gelin bu adamı arayıp bulalım. Mezarlığımıza getirelim. Bir şehidin 7 evden 70 eve, hatta o beldede yaşayan insanların hepsine şefaat eder diye yalvarmasına rağmen evvelden de çok hizmet verip maalesef bir iltifat görmediği köyümüzden bu iltifatı da göremedi. Ve o köylüler onu aradılar. Bir taşın dibinde ölüsünü buldular ve kendi mezarlıklarına garip bir şehit olarak defnettiler. Bu durum maalesef bize “ar”, onlara da “kâr” olarak yazıldı. Hani imam hutbede hep dermiş ya “çoban çaldı kavalı” diye, onlar çaldılar kavalı bizler de kaldık düşük havalı. Ruhun şad olsun garip şehit Mustafa.

 

 

CAFER TİPİSİ

 

Bin dokuz yüz yetmiş bir Mart ayının on üçüydü,

Sabah karla uyandık bir cumartesi günüydü,

Öğleden sonraya kadar yağdı, sermayeyi artırdı,

Akşama doğru şiddetli bir tipiyle bastırdı

 

Sermaye bol, yerden gökten alır alır savurur

Şiddetli bir soğuk var, canlar yakar kavurur;

Çatı dam ağaç demez havalarda savurur,

Çokça canlara kıyan yetmiş bir Mart tipisi.

 

Davarlar eve gelirken yollarda mahsur kaldı,

Tipi insanlarla beraber, çokça mal canı aldı,

Bahar geldi sanarak açan çiçekler soldu,

Can alan yuva yıkan yetmiş bir Mart tipisi.

 

Cafer Amca, Mustafa Detseli sürüyle tipide kaldı

Mezarlıklar arasında bir sarnıcı zor buldu,

Tipi eser göz görmez geceler zindan oldu,

Yolcuyu yolda koyan yetmiş bir Mart tipisi.

 

Koyun ve keçilerin yavrulama zamanıydı,

Açık bir yerde kalınca kendini koruyamadı,

Bazısı sürüklendi bazısı orada dondu kaldı,

Can alan ölüm saçan yetmiş bir mart tipisi,

 

Pazar sabahı tat apil emmi minareyi açacak,

Yardım için köylüye minareden bağıracak,

Apil emmi ihtiyardı nasıl bulsun camiyi,

Allah bir daha verme yetmiş bir Mart tipisini.

 

Sabah Cafer’le Mustafa sarnıçtan kurtarıldı,

Koyun keçi sağ kalan merkeplere sarıldı,

Kimisi orada öldü kimileri biraz dirildi,

Bu tipi köyümüzde Cafer tipisi diye anıldı.

 

Üç yüz adet malı öldü Kumrallı Ahmet hocanın,

Cesedi Botsa dağında kaldı fıstığın Mustafa’nın,

Botsa’lılar da çobandı gidip dağdan buldular,

Bu bizim şehit diyerek mezarlarına koydular.

 

Bu yetmiş bir tipisi çok canlara mal oldu,

Otobüsler yolcular yollarda mahsur kaldı,

Çok sürü ve çobanlar çaresizce kayboldu,

Türkiye’mi dondurdu yetmiş bir Mart tipisi.

 

Bu şair İsmail’de o gün şehre gelecekti,

Vasıta olmayınca bu fikirden vazgeçti

Bu anıyı yazan şair tam bir aylık evliydi,

Evlerden çıkartmayan çetin Cafer tipisi.

“Gönülden Dile, Dilden Kaleme” adlı kitabımdan


   
Beğendim... (183)

Okuyucu yorumları  
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

 


Yorumunuzu ekleyin
İsim
E-mail
Başlik  
Yorum
 
Kullanımdakı İşaretler: 600
   Daha sonraki Yorumlar hakkında beni haberdar et
  Mathguard güvenlik sorusu:
K6F         NOO      
  G    R    D     N6X
WPK   2XL   EXG      
Y      C    6 X   TSR
ALT         3YJ      
   
   

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.9 © 2007-2020 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >
Advertisement