Dernek Hesabı

 
OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.
Anasayfa
Su kabağından yapılan saz Yazdır E-posta
 

Okunma Sayısı : 1026


1950’li yıllardı. İki arkadaş, hatta kardeş gibilerdi onlar.
Ahmet ile Mevlit koca 500 haneli bir köyün aynı mahallesinde oturuyorlar, her gün kendi ailelerine ait otuz kırk tane kuzu ile oğlağı beraber karıştırıp otlatmak için kıra giderler, akşama kadar onları yayarlar, akşam olurken erkenden evlerine gelirlerdi.
 
Sabah Mevlit kendi evlerinden saldığı kuzularını alıp gelir Ahmetgilin kapısı önüne, orada Ahmet de salar kendi mallarını… İkisi birleşip annelerinin akşama kadar yiyecekleri azık koyduğu torbalarını sırtlarına alıp kırlara doğru giderlerdi. Bu gittikleri yerleri de özenle seçerler, köyün batı tarafındaki ormanlardan yana giderler, buradaki bol soğuk sulu çeşmelerin varlığı, otlakların bol olması, bir de köy insanlarının ormana çok gidip geldikleri yöre olduğu için yol kenarında olmak onlara daha çok güven veriyordu.
 Öğleye kadar otların bol olduğu yerlerde yaydıkları kuzu ve oğlakları öğleyin sıcak bastırmadan soğuk ve bol sulu dolak pınarının başına getirip sularlar ve çeşmenin yukarısındaki düz çayırlıktaki koca koca meşe ağaçlarının altına yatırılar (buna davarı suvata vurma denir çobanların arasında). İkindiye kadar kendi aralarında oynar vakit geçirirler. İkindi vakti ortalık serinledi mi tekrar akşama kadar otlattıkları mallarını akşam olmadan erkenden evlerine getirip ağıllarına katarlardı.
 Aynı köyde bir de köyün daimi sığır çobanı olan Deli Çoban adıyla maruf bir Yunus vardı; ona köylüler Deli Yunus derlerdi. Aslında Yunus deli değildi ama bir masum, anasız babasız divane denebilirdi ona. Her işini iyi yapar, kimselere zarar vermez, kimsenin hatırını kırmaz, her söyleneni yerine getirmeye ve yapmaya çalışır… Köyde sevilen bir garibandı işte.
Her yıl değişik bir köylü ile bu sığırlara çoban çıkar, daima köyün sığırını güder, kendi geçimini sağlar, kimseye muhtaç olmazdı. Tek muhtaç olduğu şey sıcak bir aile yuvası idi.
 Tek isteği vardı Yunus’un; para biriktirip evlenmek. Yaşı da epeyce ilerlemişti; 35’lere dayanmıştı ama sanki bir çocuk gibiydi… Yunus’un gönlü neşeli yüzü güleçti, bir şey soran oldu mu utangaç bir tavırla yüzünü başka yöne döner öyle cevap verirdi karşısındakine. Aslında birileri bununla alakadar olsa da kendine uygun bir temiz fakir aile kızı ile baş göz etseler olurdu ama işten güçten kimse bu gibi işlerle uğraşmıyordu.
Yunus da sabahleyin erkenden köyün sığırlarını köy meydanından toplar, çoban arkadaşı Mustalli en çok (bununla çoban çıkarlardı sığıra) ile beraber, biri sürünün önünde biri de ardında gidiş güzergâhında tarla bahçeye zarar vermeden kıra doğru sürer giderler, akşam da doyurdukları sığırları geri getirirlerdi.
 
KOZALAKTAN KAVAL
 
Her gün sabah kuzu çobanları Mevlit ve Ahmet ile yolda karşılaşırlar, bir müddet sohbet ederler ve ayrılırlardı. Sığır otlamak için çok uzaklara gider ama kuzular pek öyle uzağa gitmezdi. Çok alçak gönüllü olan neşeli Yunus ile 8-9 yaşlarındaki çocuklar pek iyi anlaşırlar ve şakalaşırlardı.
Neşeli Yunus’un kendine göre çok da meziyetleri vardı. Örneğin o dağlardaki meşe ağaçlarının tepelerinde olan kozalakları toplar, içlerinden en büyüğünü seçer,  kozalağın yan tarafından bıçakla üç tane delik açar ortadaki büyükçe açtığı delikten kozalağın içindeki püslerini bir çöp vasıtası ile temizler, içi boşalan kozalağı büyük delikten üflemekle ufak delikleri de parmakları ile kaval gibi öyle bir çalardı ki… Bütün yanık güzel türküleri çıkartır, dinleyenleri mest ederdi. Bazı geceler köyde bile köyün gençlerine adeta resital yapardı kozalak ile.
İşte Mevlit ile Ahmet de bizim Yunus’a sabah erkenden her gün kozalak çaldırıp kendileri de ellerine taktıkları düzgün taşlar ile şıkır şıkır oynarlar ve gönüllerini eğlendirirlerdi.
Yunus’un evinde ailesi, ana babası olmadığından ona pek karışan olmazdı ama ya Mevlit ile Ahmet öyle mi? Yok onların aileleri tam bir otoriter köylü takımı, mutaassıp kimseler; öyle sazla sözle, kozalakla, şarkı türkü ile onların işi olmazdı. Ne var ki bu gençler müziği ve çok az gördükleri müzik aletlerini pek seviyorlardı.
 
“BİZE SAZ YAP” DEDİLER
 
Bir gün Ahmet’le Mevlit bir şeyler düşündüler ve onlara ormandaki ağaçlardan bir saz yapıvermesi için neşeli Yunus’a ricada bulundular ve çok da ısrar ettiler. O da “olur amma bizim buradaki ağaçlardan saz olmaz, aslında bir kolayı var bunun emme nasıl desem”… Derken hemen Mevlit ve Ahmet atıldılar “Nasıl golayı var Yunus ağa söyle?” dediler. Yunus “Bir su kabağı olsa size sazı çabuk yaparız emme nerden bulmalı su kabağını?” deyip düşünerek dağıldılar sürülerinin başına.
 
Akşam eve geldiler Ahmet ile Mevlit’in aklında hep su kabağı vardı. Öylece uykuya yattılar… Sabah erkenden kalkan Mevlit büyük annesi kendisine azık katarken mutfaktaki orta direkte asılı, içinde kaşıklar olan ve kaşıklık olarak kullanılan bir su kabağını görünce adeta kalbi duracak gibi oldu.
Nenesi azığı katıp torbayı Mevlit’in eline verince Mevlit ondan habersiz hemen direkteki su kabağını alıp içinden kaşıkları boşalttı, torbadan azığını da mutfağa çıkarıp attı ve kabağı torbaya yerleştirdi, hemen ardına bile bakmadan kuzuları salıp Ahmetgile vardı.
Ahmet’e  “Gardaşlık sen azığı fazla kattır anana ben azık almadım bir su kabağı budum bak,  torbaya onu koydum bizim saz işi oldu” dedi.
Ahmet de sevinçle anasına vardı. Telaşını sevincini belli etmeden “Ana bize kattığın ekmekler yetmiyor hem de şu neşeli Yunus’un ekmeği yokmuş o da bizimle yiyecek. Biraz fazla azık kat bana” dedi.
 
“ANA BİZE AZIĞI FAZLA KAT”
 
Onun her gün kuzu gütmeye gitmesine gönlü razı olmayan kadın “İyi guzum katayım da o fakir de sebeplensin, iyi olur ya” dedi ve fazlaca ekmeği ve katığı kattı, hatta beyinin İstanbul’dan gönderdiği sarı üzümden de bolca koydu torbaya…
Artık Ahmet, Mevlit ve Deli Yunus arkadaşlığı ilerletmişler. Her sabah erkenden dağ yolunda buluşuyorlar, analarının kattığı güzel azıkları beraber yiyorlar, arkadaşlıkları samimiyetleri öyle güzelliklerle devam ediyordu.
Onlar o gün sevinerek köyü çıkar çıkamaz Yunus’un yanına vardılar. Mevlit evden aldığı su kabağını gösterip “işte Yunus ağa ben su kabağını buldum bize sazı ne zaman yapacan” dedi.
 
Yunus ortada kalmıştı “Yarın ben hazırlıklı geleyim, tel filan getireyim, sazı yapalım olur mu?” deyince…  Çocuklar hüzünlendi “yav bugün yapaydın Yunus ağa beee” dediler.
Yunus onların üzüldüğünü görünce sığır sürüsünün önünde giden Mustalli’ye haber bile vermeden “Çocuklar siz sığırlara bakın geri köye dönmesinler ben size bir koşu gidip evden tel getireyim, sazı bugün yapalım” dedi ve dönüp koşarak köye doğru gitti.
 
Neşeli Yunus’tan haber alamayan Mustalli sığırları akşama kadar yalnız otlattı ve Yunus’u hastalandı zannetti. O da aslında Yunus’u çok severdi.
Bizim Yunus evine döner dönmez iç donuna uçkur olarak bağlamak için aldığı bel lastiklerini alıp koşarak geri geldi çocukların yanına. Ve sorumlusu olduğu sığırları filan unutup akşama kadar o su kabağına düzen verip, çocuklarla beraber onu saz haline getirdi ve getirdiği lastikleri de tel yerine kabağa takıp bir de kiraz ağacının kabuğundan mızrap yaptı ve sazı çalmaya başladı. Baya da iyi ses veriyordu kabaktan saz. Akşama kadar oynadılar üçü, akşam sığırlar otlamaktan dönerken Yunus da sığırlarla beraber Mustalli ile kavga ede ede köye beraber geldiler.
 
LASTİK TELLER DEĞİŞİYOR
 
Ama artık bu üçlünün arkadaşlığı çok samimiyete dönmüştü, kabak sazdan Musadalli’nin de haberi vardı. Yalnız durmadan lastik teller değişmek istiyordu, bu kadar çalmaya lastikler dayanmaz olmuştu. Ama lastik meselesini cebinde her zaman para bulunan Yunus karşılıyordu. Hiç sığırlar ile ilgilenmeyen Yunus’u arkadaşı Mustalli şikayet için köyde bazen dile getirse, mevzu etse de kimse onu pek galeye almıyordu.
 
Artık bu durumdan sıkılan Mustalli bir gün bu konuyu Mevlit’in babası Ali’ye veya dedesi Ramazan Ağa’ya açmaya karar verdi ve evlerine varıp kapıda “buyur” diyen Mevlit’in babası Ali Ağa’ya  “Ağa,  bu oğlunuza sahap (sahip) olun. Bunlar bizim neşeli Yunus ile bir enip bir biniyorlar. Kabaktan bir saz yapmışlar kendi aralarında ağşama (akşama) gadar saz çalıp oynayyorlar. Mala melale bakmayyorlar, bana da çok zararları oluyor, ağşama gadar sığırları ben yalınız güdüyom”deyiverir.
Zaten son zamanlarda oğlunun hareketlerinden şüphelen Ali de annesinin aradığı direkten kaybolan kaşıklık su kabağının da nereye gittiğini sezer gibi olmuştu.
 
Hiç kimseye bir şey demedi. Ortalığı velveleye vermedi.
Zaten artık ortalık yaz sıcaklarından arınmış, mevsim güze doğru geliyordu köy halkı durmadan ormandan gerek odun gerekse kışın davar yemine katık olması için meşe yapraklarını kesip köye taşımağa başlamışlardı. Dede Ramazan ağaya hafifçe durumu anlatan Mevlit in babası Ali ağa çoban Mevlit i takibe koyuldular. Zaten Ahmet in babası yoktu İstanbul a para kazanmak için gitmişti adam Ahmet annesi Zeynep kadını pek saymıyordu oda evin bir oğlu zaten çobanlık yapıyor diye pek üzmek istemiyordu ama zaten akrabaları olan Ali Ağa’ya ve Ramazan Emmi’ye de güveniyordu Zeynep kadın.
 
Çocukların yaşları da küçük olunca aşktan meşkten filan da pek haberleri yoktu. Bizim küçük sazcı çobanların ancak onlara gece rüyasında gördüğü veya ardından sevdasını çektiği genç kızları anlatıyor Yunus… Onlar da ağızlarını bir karış açıp Yunus’u dinliyorlardı ama çok da ilgilerini çekmiyordu bu hikâyeler. Onları varsa yoksa su kabağından sazları ilgilendiriyordu.
Nihayet saz ortaya çıkıyor.
Günler böyle geçerken bizim Mevlit’in babası ile annesi ormandan kestikleri meşe yapraklarını atlarına yüklemişler, yüklü hayvanların üzerlerine de binmişler ormandan geliyorlardı. Ali Ağa hanımına “Hanım bizim çocuklar bugün kuzuları erken kaldırmışlar yataktan (gölgelden) neden acaba?” Ümmü kadın “artık ortalık serinledi, herif mallar pek yatmaz ki serinde” dedi. “Yahu hanım bazen ben buradan geçerken çocuklar şu ağacın altında oynarlarken hemen teleşleniyorlar, tedirgin olup kaçıp ağaca çıkıyorlar. Bir bakalım mı şu ağaçta ne var acaba?” Ümmü kadın “ne olacak herif çocukların oyunu işte sen hiç çocuk olmadın mı canım merak ediyorsan bir bak bakalım herif” dedi. Ve ağacın o altına doğru sürerler atlarını. Ali Ağa ağacın altına varınca ağacın dallarının arasından yukarıya doğru şöyle bir bakar. Bir de ne görsün; su kabağı var dalların arasında, zaten atın üstünde olunca kolayca uzanır ve alır su kabağını, daldan başına gelecekleri bilmeden.
 
SAZ KAR-KOCANIN BAŞINA FELAKET GETİRİYOR
 
Ali “bak ulen şu çocukların işine karı gördün mü bizim kaşıklık olan su kabağını saz yapmış keratalar” der ve kucağına aldığı sazı şöyle bir tıngırdatmak ister.
İster de sonra ne olur bakın ibretle okuyun.
Köy yerinde yetişmiş olan atlar öyle sazı çalgıyı nereden bilsinler, saz lastik tellerden donatılmış olsa da su kabağından yapılmış olunca baya bir ses çıkarır. Sazın ‘dınn’ sesini duyan Ali’nin ve hanımı Ümmü’nün altındaki atlar yerlerinden bir fırlarlar ki, ürktükleri gibi üzerlerindeki adamları ve yükleri ile beraber son sürat köye doğru koşmaya başlarlar.
Hayvanların bir türlü hakkından gelip eğleyemeyen Ali Ağa ile eşi Ümmü kadın, bir müddet gittikten sonra at Ali Ağa’yı bir taşın üzerine atar. Diğer at da Ümmü kadın üzerinde koşmaya şahlanmaya devam eder. Bu arada Ümmü kadının ayağına takılan urganın kurtulmayışı ile taaa köye kadar sürükler ve kadını paramparça yapar ve ölümüne sebep olur.
Taşa düşüp beli kırılan Ali Ağa, bir müddet hastanelerde yatar, kırıkçılara gider, biraz iyileşir… Ama olan o garip bi çare Ümmü kadına olur…
Ondan sonra o dert ile Ümmü kadının kayınvalidesi ve kayın pederi de kahrından ölüp giderler… O mutlu ve varlıklı güzelim ev perişan oluverir; sanki bir viraneye döner. Kırıkları ve yaraları biraz iyileşen Ali Ağa’ya da bir ehliz temiz kadın bulurlar.
Artık büyüyüp akıllanan Mevlit ise bu felaketlerin kendinden zuhur ettiğini, kusurun daima kendinde olduğunu düşünerek babasına ve üvey anasına ölünceye kadar öf bile demeden öyle bir bakar ki… Ama ne var ki o sazın yuvalarına getirdiği felaketi hiç unutamaz ve daha kırkına bile varmadan o da dünyada iki çocuk ve bir eş bırakarak çaresiz bir dertten ölüp gider… Allah hepsine gani gani rahmet eylesin, taksiratlarını affetsin.
Kabaktan saz dıngırdadı
Atlar yerinden fırladı
Onların böyle fırlaması
Ten içinde can koymadı.
-Maalesef bunlar yaşandı. Saygılarımla 

   
Beğendim... (196)

Okuyucu yorumları  
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

 


Yorumunuzu ekleyin
İsim
E-mail
Başlik  
Yorum
 
Kullanımdakı İşaretler: 600
   Daha sonraki Yorumlar hakkında beni haberdar et
  Mathguard güvenlik sorusu:
EAC         UYM      
2      Q    E X   CRX
OU2   6XT   CKI      
K F    A    G 7   F7G
WQT         ULH      
   
   

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.9 © 2007-2020 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >
Advertisement