Dernek Hesabı

 
OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.
Anasayfa
1960 ta İzmir e giden bir Anadolu safı Yazdır E-posta
 

Okunma Sayısı : 1011


 İç Anadolu’nun dağ köylerinden bir fakir aile çocuğu idi. Henüz ilk mektebi yeni bitirmiş, yaşı 13’tü. Adı Hasan’dı. Köyde ana babanın ilk erkek çocuğu; gelirleri kıt, tarla yok ekecek, öküz yok sürecek… Sağlıklı bir baba yok ameleliğe bari gidip de çocuklarına ekmek getirecek. Vefakâr ana çalışıp çabalıyor, babanın tabakasında tütün yok, cebinde tütün alacak parası da yok. Evde tuz yok, gaz yok, yağ yok… Daha da kötüsü giyecek, yiyecek, ayakta ayakkabı da yok. Öyle perişan bir aile ki; ana çaresiz baba hasta, iyi ki bir oğlan olan Hasan var, daha oyun çocuğu ama bütün yük sanki onun omuzlarında… Ana ciğeri dayanmaz Hasan’ın çalışmasına ama ne yapsın biçare, ağlarken gizlice gözlerinden kan damlar. Ayrıca ailede çocuk da kalabalık, tam dört kardeşler. Hasan ilkokulu birinci olarak bitirmiş, öğretmenleri ona “sen okursun Hasan bu kafayla, seni bir yatılı okula yazdıralım” demişler. Ama Hasan neyle okuyacak, onun okuması adeta bir mucize… Günün yaşam şartlarına ve ailenin maddi durumuna göre. Ve bir gün Hasan anacığının gizli gizli gözyaşı dökerek yavrucağı biricik Hasan’ının geleceğini düşünür olması… Zamanın şartlarına göre hakikaten kafası her şeye çocuk yaşına rağmen iyi çalışan Hasan, “Anacığım sen kendini heç üzme, babamın da durumu kötü. Ona da kalp kırıcı sözler söyleme sakın, o da çaresiz. Elinde yok avucunda yok… Ben de köylülerim gibi İzmir, İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlere gideyim; çalışıp para kazanayım, sizlere ve kardeşlerime gül gibi bakayım” der. O günlerde İzmir de çalışıp da ziyaret için köye gelmiş bulunan ve uzaktan akrabaları sayılan bir köylüsüne yalvarmışlar, “bunu götürüp İzmir’de bir işe yerleştir” diye. O da ailenin fakir hallerine bakmış, durumlarına acımış. Köyde büyüklerce kendisinden söz ettiren küçük Hasan’ın adam olacak bir tip olduğuna güvenip “olur” demiş. Ve alıp götürmüş Hasan’ı koca şeher İzmir e…
HASAN İZMİR’DE
Bizim Hasan o ufak aklı ile sanki büyümüş de küçülmüş… “Zora beylerin borcu var” derler oysa bunlar ne bey ne de paşalar. Köylerinin aşağı yukarı en fakiri idiler. İzmir’e götüren köylüsü onu İzmir’de ikamet eden anacığının yakın akrabası olan birinin evine teslim eder ve “Arkadaş bu benim de senin de akraban, köyde durumları hepimizce malum, buna bir ufak iş bakacağız bu da aileye katkıda bulunacak” der. Bırakır Hasan’ı oraya gider.
Hasan bu akrabalarında birkaç gün kalır onlar her ne kadar iyi davransalar da Hasan’ın içersinde bir mahcubiyet, o aileye bir yük olma tedirginliğiyle daima huzursuzdur.. Bir akşam akrabası eve gelir, “Hasan gözün aydın, sana bir iş bulduk. Orda hiç yabancılık da çekmeyeceksin, bütün bizim köylüler sabah öğle yemeklerini o dükkândan yerler” deyince Hasan çok sevinir bu işe. Çünkü Hasan daha çocuk, köyünü, ana-babasını özlüyor, onun için köylüleri ile daima görüşmek arzusunda oluyor. Bu aşevinde Hasan 15 lira haftalıkla işe başladı ve daha haftası bile dolmadan hem aşevinin iş hanlarına ve çarşıya yakın olmasından hem de sabah işe erken başlanmasından bir büyük ailelerin, bekârların kaldığı handa bir hemşerisinin yanına yalandan bir yatak bir de yorgan almıştı akrabaları. Hana ayda oda arkadaşı köylüsüne 5 lira kira ödemek üzere anlaşıp yerleşti.
Bizim küçük Hasan sabahın saat 5’inde oda arkadaşı köylüsünün kaldırıp göndermesi ile işe başlıyor, ikindiden sonra saat 15-16 sularında işten çıkıp hana geliyor, istirahatına bakıyordu.
İşi zordu ama Hasan’ın çalışması lazımdı… Sabahın erken saatinde çorba dağıtarak başlayan iş hem bulaşık hem garsonluk ile devam ediyor, bir patronu var bir de yemek ustası var. Ufacık 15 metrekare bir dükkan, işinin en zor tarafı da öğleye hazır olması gerek sulu yemeklerin bazılarının… Dükkanlarına 150 metre mesafedeki fırına büyük bir tepsiye yerleştirilmiş olan karnı yarık ve fırında pişmesi gereken yemeklerin de Hasan tarafından fırına götürülüp getirilmesi gerekiliyor. Dükkandan ustasının başının üzerine koyduğu büyük tepsiyi fırında bir tutup indiriveren olmuyor. Hasan bu işi yemeği dökmemek için çok güçlükle yapabiliyordu. İşe talep fazlalığından daha büyük bir tepsiye yapılmış olan karnıyarıkları fırına güçlükle götüren Hasan, fırında olanlara çok yalvarmasına rağmen yardım görmeyince başından çok güç indirmiş ve bir hayli de zorlamıştı. Bu zorlamadan sonra Hasan’ın karnında müthiş bir sancı olmaya başladı, bu acıyı patronu Şerif beyden önce ustası Mehmet ağasına söylemiş, o da “olur be Hasan sen bekârsın ya üşütmüşsündür, ıhlamur içsen geçer” demiş. Ne kadar ıhlamur ve çay içse de ağrıları artıyor, dinmiyordu bir türlü.
Böyle kıvranmalar içinde o günü tamam etti, akşam köylüsü olan oda arkadaşına da söyledi. O da es geçti, “ana yok ki derdine yansa” dedi ve sabaha kadar için için yatağında gözyaşı döktü. Ertesi sabah yine ağrılar içinde işe devam eden Hasan öğleye doğru ağrıların şiddetinden istemeyerek de olsa ağlamaya başladı. Patronu Şerif beyin bir babası vardı; Şevki amca. Bazen dükkâna o da gelir, biraz oturup giderdi. Hasan’ın gözündeki yaşları sezdi ihtiyar ve onu dışarı çağırıp sordu; “neden ağlıyorsun yavrum?” Bu ‘yavrum’ kelimesi Hasan’ı daha da içlendirdi ve hıçkırmaya başladı artık. Durumu anlattı Şevki amcaya, o cana yakın ihtiyar “hemen işi bırak doğru bizim eve git. Melahat annen (hanımı için) bir çarene baksın senin” dedi. Bu arada ustaya da seslendi “Mehmet usta bulaşıkları sen yıka Şerif tezgaha geçsin, çocuk hasta çaresine bakmıyorsunuz canım bu ne vurdumduymazlık yazık değil mi oğlana” diye de onları azarladı.
HASAN’IN GÖBEĞİ DÜŞMÜŞ
Hasan zaten devamlı gidip geldiği patronunun İkiçeşmelik’teki evini biliyordu. Buraya iki kilometre kadar uzakta idi güç, bela eve vardı. Ayakları terlediği için kokuyordu, bir sokak çeşmesinde çıkardığı çoraplarını yıkadı, onları cebine koydu ve kapıyı çaldı. Kapıyı Şerif ağabeyinin karısı Ülkü açtı, sebze filan getirdiğini zannetti. Her zaman böyle sebze meyve getirdi Hasan ama kapıya gelen Melahat anne Hasan’ı görünce “ne oldu sana yavrum betin benzin solmuş” dedi. Hasan durumu içlenerek anlattı.
Melahat anne gelini Ülkü’ye dışarı çıkmasını söyledi ve Hasan’ı sırt üstü yere yatırdı. Eli ile göbeğini usul usul ovmaya başladı. Ve elini göbeğinin başına koyup dinledi ve “Hasan’ım senin göbeğin düşmüş. Yavrum iyi olur hiç meraklanma” dedi. Hasan böyle bir şeyi ilk defa duyuyordu; göbek düşmesi. Hayret diyordu “göbek nereye düşer ki acep, pis bir yere düşmese bari” diye içinden geçirirken Melahat anne gelinine seslendi “Ülküüü”. “Buyur anne bir çömlek getir. Bu arada dudaklarını sıkarak Hasan’ın göbeğinin üzerini ovmaya devam ediyordu. Gelin çömleği getirdi. Melahat ana Hasanın belinin altına bir yumuşak yastık koyup gelinin getirdiği çömleğin ağzını Hasan’ın göbeğinin üzerine dayadı. Üzerinden bastırarak gezdirmeye başladı. Bir ara bu işi bırakıp eliyle göbeği sıkıca kavradı ve bıraktı. Kulağını göbeğe yaslayıp dinledi ve gülümseyerek “Hadi Hasanım geçmiş olsun, göbeğin yerine geldi” dedi ve Hasan’ı bir on on beş dakika kadar daha sırt üstü yatırdıktan sonra yavaşça kaldırdı. “Ağrı var mı bak bakalım” dedi. Hayret ağrı kesilmişti, “yok” dedi “yok ana” deyiverdi sevinerek ve Melahat ananın elini öptü, koşarak iş yerinin yolunu tuttu. Zaten Mehmet usta ve patronları işleri bitirmişlerdi, hemen Şevki amcanın elini de öptü. “Sağ ol amca, Melahat anam iyileştirdi, göbeğim düşmüş” dedi. O zaman Mehmet ustaya sertçe bakan babacan tavırlı Şevki “Tepsileri fırına Hasan mı götürüyor” dedi . “Evet” deyince hem oğluna hem de Mehmet ustaya çok kızdı, iki adımlık yere gidemiyor musunuz, dizinize gözünüze dursun. Bu yavrucağa gücünden fazla niye yük yüklersiniz be densizler? Ben sizi böyle mi yetiştirdim?” dedi. Onlar da “iş çok oluyor onun için gidemiyoruz artık göndermeyiz” dediler. İşi iyi, patronları iyi, yalnız bulaşık yıkadığı yer çok dardı. Burada tabakları, kâseleri, tepsileri yıkarken çok zorlanıyordu. Eee, Durak Aşevi ufacık bir mekandı, bulaşık yerinin dar olması da normaldi. Sabun köpüklü su dolu büyükçe bir kazan akşama kadar gazocağının üzerinde durur, su çok kaynarsa ocağı kısar Hasan, su soğuyunca ocağı canlandırmak için pompasına bir hayli basardı.
Aslında daha iyi ve parası bol bir iş bulsa burayı değiştirecekti; 5 ay olmuş çalışmaya başlayalı haftalığı da 20 lira olmuştu. Aldığı aylığa hiç dokunmadan sadece yatak ve yorganın parasını ödemiş kalan parayı ana baba ve kardeşlerine göndermişti köye sırtındaki elbiseleri bile köyden giyip geldikleri idi. 6 ay önce geldiği şehirde o çok sevdiği köyde hasretini çektiği meyvelerden portakallardan bile almaya cesaret edemiyordu. “Param biter” diye sadece bir tane elma almış, köydekilere göre çok büyük bir elma ama tam 50 kuruş vermişti manava. Manavda gözüne takılan bir meyve daha vardı ama onu almaya cesaret edemiyordu. Çok büyük bir portakaldı onu da aldı bir gün elli kuruşa ama yiyemedi saf Hasan. Çünkü görüntüsüne ve büyüklüğüne aldanıp aldığı o kocaman şeyin greyfurt olduğunu bilemiyordu. Ustasına getirdi “Usta bu portakal acı yahu acaba çürük mü ki” derken ustanın çok gülmesi onu şaşırtmıştı ve ustanın “ulan saf köylü bu portakal mı greyfurt” demesi bile o meyvenin ne olduğunu anlatamamıştı Hasan’a.
HASAN’A DAHA İYİ BİR İŞ MÜJDESİ GELİYOR
Günler böyle kolay, zor ve hasretlikle gelip geçerken bir akşam handaki odasına gelen köylü arkadaşı çok sevindirecek bir müjde verdi Hasan’a… Daha evvel konuştukları ama onun yanında bir iş olmadığını söylediği Ali arkadaşı “Hasan benim yanımda bulaşıkçı olarak çalışan bir arkadaş vardı ayrıldı. Ben patrona söyledim temiz bir arkadaş var diye… Getir bir bakalım o çalışsın 40 lira haftalık vereyim diyor ne dersin” deyince… Hasan “ne deyim Ali abi Allah derim” dedi. “Sabahları 9’da iş başı akşamları saat 22 veya 23’te dağılırız benim çalıştığım yer bir içkili lokanta gelirsen beraber çalışırız.” “Gelirim abi de serhoşlar bana zarar vermesin ondan korkarım” deyince Ali “beraber çalışacağız kimse bir şey yapamaz sen korkma” diye garanti verdi. “Burada 40 lira haftalık alacaksın ama bahşiş de veririler müşteriler”. “Bahşiş ne Ali abi?” “Canım bir sigara almaya gidersin sana biraz bahşiş verir serhoşlar böyle bir yer.”
“İyi de ben şimdiki patronlarıma ne diyeceğim?” “Orasını ben bilmem bir yalan atacaksın köye gideceğim filan gibi”. “Olmaz” dedi Hasan “ben asla yalan söyleyemem ayıp olur en iyisi doğru söyleyeyim bir iş buldum orda 40 lira veriyorlar haftalığıma siz bir adam bulun ben işten ayrılacağım derim daha iyi değil mi?” “Daha iyi ama bu adam da yarın gelsin dedi ne yapacağız?” “Ben buradan ikindiden sonra çıkarım gelir geceye kadar birkaç gün çalışırım olur mu?” “Olur” dedi Ali ve o gün utanarak patronu Şerif beye söyledi Hasan akşamki konuşmaları… Şerif “ben o kadar haftalık veremem iki gün dur ben bir adam bulayım sonra ayrıl. Yalnız iyi düşün bu iş sence iyi mi bence pekiyi değil. Siz Anadolu çocuklarısınız bu gibi yerlerin sana zararı olmasın?” “Olmaz abi orada çalışan bir arkadaşım var onunla birlikte çalışacağız.” Akşamüzeri yağhanelerdeki arkadaşının çalıştığı işyerine gitti Hasan, geceye kadar çalıştı ve gece çıkarken yeni patronu olacak adam, ayağına çevik ve terbiyeli konuşması olan Hasan’ı beğendi ve eline on lira kıstırdı, “oradaki işini bitir hemen burada başla Hasan olur mu” dedi. Memnun olan Hasan “olur Abdül abi” dedi. Yerine tez adam buldular iki gün içersinde, Hasan yeni işyerine sabahtan gitti ve akşama kadar çalıştı ama yattığı hana uzaktı burası… Neyse ki arkadaşı Ali bu semtte bir ev tutmuş orada kalıyordu, evin kirası 30 lira idi… Hasan da onun yanına taşındı, ikisi de beraber bir evde kalmaya başladıla. İş iyi, parası da boldu, ev kirası filan çok dokunmuyordu. Buranın müşterileri ile çabuk kaynaşan Hasan’ı hem patronu hem de buranın müşterileri çok sevmişti. Hasan günlük 10 liraya yakın bahşiş alıyordu, semtte çok bulunan ve her akşam içmeyi gelenek haline getirmiş müşteriler genelde Giritli idiler… Onların dili olan Rumca’yı bile öğrenmişti çabucak. Ona çağırırken boyu küçük olduğu için herkes kaçaburuk (ufaklık) diyordu. “Hadi more Hasan bir cıgara kap da gel çabucak” derlerdi. Hasan hiç tereddütsüz işleri, emirleri çabucak yerine getirir, işyerinin işlerini de hiç aksatmazdı.
Bunun bu sevilen halini bir süre sonra kıskanan arkadaşı Ali önce ev sahibi artırmadığı halde kirasını artırdı Hasan’ın sonra bir akşam bir şişe rakı getirdi “gel içelim” dedi. Hasan “ben içmem abi öyle şeyleri yapma” deyince kızdı ve bu kıskançlık bazı garezleri de beraberinde getirdi. Patrona yalan sözler ile Hasan’ı şikâyet edip işten çıkarmasını istedi Ali ama Hasan’ı iyi gözlemleyen patron, “Hasan’ı asla çıkarmam istersen sen çıkabilirsin” deyince bunu işiten Hasan patronuna “Abi ben köyüme gideceğim yerime bir adam bul” dedi ve ayrılmak istedi.
Patron birkaç gün yalvardı yakardı ise de olmadı ve Hasan işten ayrıldı. Hasan’ı çalıştıracak çok işyeri vardı ama Hasan ayıp olacak diye buraya yakın bir yerde çalışmak istemiyordu. Nihayet bayram yerinde bir lüks içkili lokantanın patronu Hasan’ı garson olarak işe aldı, artık Hasan iyi bir elemandı lokantacılar için; dil var, çeviklik var, hizmet dersen harika, ayrıldığı yerden 160 lira aylık almakta olan Hasan yeni işyerine 400 lira ayıkla işe başlamıştı. İşler iyi rahatı ise yerinde… Artık bulaşıkçı değil garsondu. Artık elbiseler filan özel yapılmış, smokin boğazında papyon kravat, namı bütün Eşrefpaşa’ya ün yapmıştı… Bir gece eski patronu da buraya içki içmek, eğlenmek için gelmiş Hasan’ı görünce kızmamış memnun olmuş ve işten ayrılma sebebini sormuş, o da patrona Ali ile arasında geçenleri anlatıp “Abi ben ona ihanet etmek istemedim çünkü beni sana getiren o idi. Ekmek kapısı açan o idi, ona yanlış yapmak ayıp olurdu” deyince… Patronu “bravo sana ulen Anadolu’nun temiz ve saf çocuğu, sen böyle dürüst davrandıkça başarılı olmaman için hiç sebep yok” der. Ve zaten çok iyi tanıdığı Hasan’ın yeni patronuna Hasan hakkında çok şeyler söyler… Yeni patronu Lütfi ise “Ben onu senin oradan tanıyordum Abdülusta, yoksa koca iş yerimi 16 yaşındaki bir çocuğa teslim eder miyim, ben ona kızımı vereceğim, kabul ederse oğlum olacak” der ama ne var ki Anadolu’da köyünde onu bekleyen güzel temiz saf bir Anadolu ortamı vardır… Hasan ana babasının sözünü tutar ve uzun süre çalışıp kazandığı parası ile gelip köyünde evlenir ve ardından askere gider… Patronlarının “gel işin daima hazır” demelerine aldırış etmez ve köyünde rahat yaşar gider ve halen bu yaşamı devam etmektedir. Allah uzun ve sıhhatli ömürler versin.

   
Beğendim... (189)

Okuyucu yorumları  
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

 


Yorumunuzu ekleyin
İsim
E-mail
Başlik  
Yorum
 
Kullanımdakı İşaretler: 600
   Daha sonraki Yorumlar hakkında beni haberdar et
  Mathguard güvenlik sorusu:
QA4         1        
B E    E    T W   6EQ
F R   1BG   G15      
9 J    I      B   NRM
2DL           O      
   
   

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.9 © 2007-2020 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >
Advertisement