Dernek Hesabı

 
OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.
Anasayfa
Cıngadan Aleve.. Yazdır E-posta
 

Okunma Sayısı : 944


 

Eskiden ateş ve sigara yakılan kav çakmağı vardı. Ormanlarda büyük yaşlanmış meşe çam ve kavak ağaçlarında yüzü sert içerisi yumuşak bir cisim ağacın gövdesinde patlar çıkar. Bir başkası tarafından indirilmezse uzun zaman durur bu ağacın artık hastalığını dışa vurması mı diyelim, yoksa ağacın bir genişleme olayımı ne derseniz deyin adına.
Kav denilen cismin nasıl ateşe dönüştüğü hakkındadır bu yazı. Kavı ağacın gövdesinden alırdık. Bir yaramaz teneke veya kullanılmayan bir tencereye koyar, kavın üstünü basacak şekilde su ile doldurur, ayrıca içersine de meşe külü yani yakılan meşe odununun külünü de içersine bir miktar atardık. Onları iki saat kuvvetli ateşte kaynatır, kaynar suyun içinden çıkarır kurumaya terk ederdik. Bir kaç gün kuruyup kendini çektikten sonra parçalardık. İçerisi çok yumuşak bir kauçuk şeklini alır ama kendi kendine dağılmaz istenilen şekilde didilerek (ayrılarak) bölünmeyi beklerdi. Özel bir kese içerisinde cebimizde taşırdık.
 

Ayrıca bunu ateşe çevirebilmek için düğendişi denen parlak mermer taşını da yanımızda taşırdık. Bir de bu taşlardan ateş çıkarması için sert çelikten özel yapılmış, bir de kav çakmağı derdik. Bunları özenle diktirdiğimiz bir ufak kesede (çıkın) taşırdık. Ne zaman bir ateş yakacağız veya sigara yakacağız, o kavdan keskin taşın üstüne koyup sol elimizin baş ve şahadet parmağı ile onu tutar, sağ elimizdeki çelikten özel yapılmış olan çelik parçayı da sertçe kavın yakın olan tarafına taşa vurunca çıkan cınga denilen kıvılcım (bazı yörelerde cinge) o kava isabet eder kav tutuşur, çok da güzel bir kokusu olurdu. Onunla ateşi veya sigarayı yakardık.
 

Şimdi bazı filmlerde görüyoruz çıraları birbirine sürterek ateş yakmaya çalışıyorlar bizim kav çakmağına göre o iş daha ilkeldir. Şimdi çakmak, kibrit ve benzeri şeyleri gençler biliyor ama  ıssız bir yerde bunlardan hiç birisi bulunmasa, ben kendi yöntemimle ormanda ateşi yakarım. Cebimde bir bıçak varsa bir de sert taş bulurum onların çıkardığı cıngadan tutuşacak bir de nesne (bıçak olur demir olur) bulur ateşi yakardık.
 

Bu konuyla ilgili bazı olayları da aktarmadan geçemeyeceğim. Yaşım 12 veya 13 idi. Köyümüzde Rahmetli Şerife’nin Memet diye bir amca vardı. Bizim köye Seydişehir’in Dikilitaş köyünden çoban olarak gelmiş ve bu köyde kalmış. Bir sabah ikimiz köyün sığırlarını otlatmak için kıra gidiyorduk. Onun meşhur bir sigara sarma tekniği vardı. Tabaka pofun tütün kırık, takım erik, (sigara ağızlığı) idi ama avrat yörük değildi. Kırık tütün tütünlerin sert anızı, kaba kâğıt denen bizim çocukken kullandığımız biten defterimizin kirli yaprakları idi. Ondan uğraşa uğraşa bir sigara sarar ve kav çakmağını çıkarır ‘çat çat çat’ diye diye çeliği taşa vurur, kavı tutuşturur, sigarasını yakar, keyfine bakardı. İşte böyle bir zamanda biz Memet emmi ile köyden biraz ayrılmıştık, sığırlar da pek rahat gitmiyorlar, ekinlere zarar veriyorlardı.

 

Memet emminin canı sigara istedi herhalde, bana “Ismayıl sığırlara iyi bak, zarar yapmasınlar ben bir cığara dolayayım, kafam dönüyor” dedi. Benim zaten olmaz deme şansım yoktu “olur” dedim. O sigarayı dolamış çakmakla kavı tutuşturmaya çalışıyordu ki, yanından Şükrü isminde bir köylümüz geçti. Tarlasına çift sürmeye ekin ekmeye gidiyordu, yanından geçerken Mehmet emmiye “Selamün aleyküm Memeeet” dedi. Ve geçti gitti. Mehmet emmi sanırım tam yirmi dakika sonra ancak kav çakmağını tutuşturdu. Ve elinde kavı şöyle rüzgâra karşı sallayıp iyice tutuşmasını sağladıktan sonra sigarasının ucuna ateşi değdirdi.

 

Ve derince bir nefes çektikten sonra “Aleykümselâm Şükrü ağa uğurlar olsun” demez mi. Ben bu duruma çok güldüm. “Ne var ulen dabış, ne gülüyon? dedi. “Mehmet emmi, Şükrü emmi çift sürmeye başladı, sen selamı yeni aldın” deyince onun cevabı “Ehhh bizim kafa dengini yeni buldu evlat ne yapalım yani” oldu.

 

Bazen de köyde pipo içerlerdi. Yine bizim köyümüzde kaçak tütün ekilir bazı tütün kolcuları, kaçak tütün ekenleri yakalar ceza keserlerdi. Çünkü kaçak tütün ekmek yasaktır ama yine de gizli gizli ekenler olurdu. O tütünü incecik kıymak için makineler vardı. İnce kıyılan tütün kıymetli, kalın olan da anızlarda kırık tütün diye tabir edilirdi. İnce kıyılmış tütün pipoya basılır üzerine yanar kömür (köz) konur ve içmeye devam edilirdi. Eski tiryakiler yeni tütün içmeye alışan gençlere

 

Aman kuzum, ince kıyım çok basma

 

Meşe közünü de üstünden kesme haaa

 

derlerdi. Çok basarsan pipoyu tıkardı, çünkü ince kıyılmıştır. Meşe odununun közü de sağlam olur, çabuk geçmez “onu da üstünden kesme” derlerdi.

 

Köye tütün kolcusu geldi mi evlerde tarlalarda tütünleri yakalayıp ceza yazacak diye millet korkardı. Kambur Şerife nene diye bir ihtiyar kadın vardı. Rahmetli beyi Nebi emmi tütün içiyor, her zaman tütün parası bulamıyorlar. Gizli bir mevkie tütün ekmişler. Bir başkası bu tütünü şikâyet etmiş köyde bir telaş var ki sormayın ben de küçüğüm ama böyle şeylerde de pek meraklıyım. Zarar ziyan kesilmiş ceza verilmiş geliyorlar. Ben geveze İsmail yaşımdan beklenmeyen bir şekilde Şerife nenenin karşısına geçtim “Şerif yenge ne oldu olayı tatlıya bağladınız mı?” diye sordum. Sormaz olaydım  ihtiyar kadın zaten kızgın ve yorgun burnundan soluyor, “Ne olacak Ismayılım “Verdik kırkı geçti korku (yani kırk lira ceza kesmiş devlet görevlisi yasak tütüne) sana ne sana da mı düştü bu kadar laf” diye beni azarlayıverdi. Haksız da değildi hani. Çünkü yaşım o soruyu sormaya müsait değildi.
 

1950’den yetmişli yıllara kadar ısınmada ve yemek yapmada kullandığımız yakacak ve  aletlere gelince… Evvelden böyle üç ocaklı tüplü ocaklar fırınlar falan yoktu. Bizim köyümüz dağ köyü olduğu için genelde ısınmada, yemek pişirmede ve ekmek yapmada odun kullanılırdı. Bunun için de Eylül ve Ekim aylarında başlayıp kar yağıncaya kadar dağdan merkeplerle odun taşır, kışın yemek yapıp ısınmada kullanacağımız odunları tedarik ederdik. Bu da her hanenin en az 7-8 ton civarında odun kullanması demekti.
 

Bunların haricinde aydınlanmak içinde bazı aletler vardı. Bunlar idare denilen ince sacdan tenekeci ve lehimciler tarafından aşağıdan yukarıya doğru daralan ve üstünde bir fitil deliği bulunan içine gaz yağı doldurulup geceleri aydınlanmada kullanılan bir aletti. Bir de gaz yağını çok harcamasına rağmen zenginlerin evinde ve bazı fakirlerin evinde bulundurulup misafir geleceğinde kullanılan üstü ve altı camdan lamba şişesi değimiz aydınlatma aracı vardı. Hatta türküsü de çok meşhurdu.


Lambada şişesiz yanmaz mı,

 

Cicim bana yar bulunmaz mı

 

Ben bu dertten ölürsem,

 

cicim beni acıyan olmaz mı

 

diye devam eder giderdi. Ve daha çok ışık veren lüks (köyde löküs denirdi) tabir ettiğimiz içindeki gaz pistonla pompalayarak yakılan ve genelde Ramazan ayı boyunca camilerde ve düğün, mevlit gibi merasimlerde kullanılan aydınlatma aleti vardı. Camilerde daha çok mum kullanılırdı.

 

Çay pek bulunmazdı o günlerde… Zengin evlerinde bazen bulunan bunu pişirmek içinde kullandığımız (pratik olsun diye) gaz ocağı tabir edilen ocaklar vardı. Pirinçten yapılmış olan ve yanlarından üç ayakla takviyeli üstünde seyyar ızgarası olan ve gövdeden bir boru ortasında ısınmasını sağlamak için ispirtoluk bulunan ve oraya ispirto dökülmek suretiyle yine pistonu ile pompalayıp yakılan deliği tıkanınca özel iğnesi ile deliği açılan çay ve acil yemek pişirme aracı vardı. Bundan başka her evde bulunan kahve pişirmede kullanılan ispirto ocağı vardı. Onu genelde evin reisi yakar içine cezveyi kaynatacak kadar ispirto koyardı. Kandil gibi hafif yanan bir ocaktı. Ateşi tutuşturmak için kibrit israf olmasın diye az kullanılırdı. Bunun yanında muhtar çakmağı tabir edilen açılıp kapanırkan şak şuk diye ses çıkaran çakmak vardı. İçinde deposu bulunan mekanizması pamuk ve benzinle bir aygıtın çark ile çakmak taşından oluşan ve cınganın tutuşturması ile yanan bir çakmaktı bu. Hala kullananlar var.

 

Bizde orman çok olmasına rağmen genelde meşe olduğu için çam çırası bulunmaz soba ve odun ocaklarını tutuşturmada genelde eskimiş lastikleri keserdik. Onlarla ateşimizi tutuştururduk. Onun da bir faydası olduğunu söylerdi. Analarımız bu lastik kokusuna yılan çıyan ve akrep gibi zaralıların eve gelmediğini söylerlerdi.

 

1970’lere doğru bu piknik tüpleri denen LPG aygıtları çay kaynatmalarında kahve pişirmede ve pratik yemek yapmalarında bunlardan faydalanmaya başladık. Eskilerin çektiği eziyetleri ve yoklukları biz biraz daha az çektik. Onlara Allah rahmet eylesin…

 

Bizlerin çok çalışarak güç karnımızı doyurduğumuz işin kolayını bilemeyip hep zorlamalarla çalışarak eziyet çektiğimiz köyümüzde birde odun maktası olurdu. Köylü dağdan odunları taşır orman dairesinden maktayı alan kamyonu olan zengin şahıslara gece gündüz yaş kuru odun kesip getirerek hizmet verirdi. Bu hizmetin karşılığını da pek aldığı söylenemezdi. Ayrıca bir de çok çalıştırılmalarından dolayı merkep ölümleri çok olurdu. Bizler de bunlara dâhiliz. Maalesef bu insanların üzerinde hayvanların hakkı çoktu. Allah yaptığımız eziyetlerden dolayı bizleri ve ölenlerimizi affetsin.

22 Şubat 2005


   
Beğendim... (182)

Okuyucu yorumları  
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

 


Yorumunuzu ekleyin
İsim
E-mail
Başlik  
Yorum
 
Kullanımdakı İşaretler: 600
   Daha sonraki Yorumlar hakkında beni haberdar et
  Mathguard güvenlik sorusu:
AD5         W        
  X    X    B 7   QXM
3XB   KT7   WJU      
O      G      X   LM1
4K2           Y      
   
   

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.9 © 2007-2020 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >
Advertisement