Dernek Hesabı

 
OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.
Anasayfa
Tarla tapan zemheri hamsin Yazdır E-posta
 

Okunma Sayısı : 5303


Size bundan yarım asır önceki zor günleri ekonominin teknolojinin eğitimin tarım aletlerin yetersiz olduğu ekmeğin aslanın ağzında derler ya hatta karnında olduğu o yılların tarım işlerinden kullandığımız tarım aletlerinden tarımsal ürünlerin ekim dikim ve hasadının nasıl yapıldığını ne gibi evrelerden emeklerden geçtiğini. Hangi alet ve edevatların ve hayvanatın kullanıldığını ve bu insan yaşamının vaz geçilmezi olan ekmek denen mübarek nesnenin eve getirilişine kadar yaşanan olayları anlatacağım. Dinler misiniz, okur musunuz?
İlk önce ekin ekilecek tarlaların hazırlanışından ve sürülmesinden ekilmesinden hatta bu ekinlerin hangi vakitlerde ve tavlarda ekilmesinden başlayayım.

Ekinler hasat edilip de harmanlar kalktıktan sonra eve gelen buğday ve arpa karışımından tahıl yıkama, adıyla buğdayla yıkanır, damlarda kurutulur su değirmenlerinde, kepekli un yapılırdı. Bu arada bostanlar (patates soğan mısır vs) eve geldikten sonra başlayan güz mevsimi köylerde ekin ekme mevsimidir. Buğday ekimi ekim ayı ile başlar ilk ekim yağmur yağmadan yapılırsa buna kurak tav denir şayet kuraklık çok sürerde yağmur olmaz ise sulanabilen tarlarla gönen yapılır, ekimden önceki sulamaya denir. Sonra ekilir buna da gönen denir.

Sonra az bir yağmur yağar da yarı kuru yarı yaş olursa toprak buna da alatav denir. En kötü ekim tavı bu tavdır. Bol yağmur yağar da hava açılır tarlalar ekime elverişli olursa buna da tam sulu ekim tavı denir. Tercih edilen tav da budur. Bir de artık gazeller dökülmeye başlayıp da kıştan dolayı nem ile yarı don şekil alan tarlanın ekilmesine de gazel kazık tavı denir. Bu da mecbur kalmayınca pek tercih edilmez.

Bundan başka sevilen bir tav daha vardır ki ona da dene basa denir. Bu tav da çok iyi bir tavdır ama bu hemen hemen tesadüflere bağlıdır. Çünkü ekini ekersin, aniden bir kar yağar üzerine ve bahara kadar kar kalkmaz. Ona “atalarımız tarlaya atılan buğday ambarda yatır gibi yatır baharda erkenden çıkar bunun başağının denesi bol olur” derlerdi.
Bu saydıklarımız eskiden hep güzden ekilen buğdaylar için geçerli idi. Dağ köylerinde arpa üşür diye güzden pek ekilmezdi. Genelde Mart ayında ekilen arpayı çok tercih ederdi köylüler. Buna da “Ahh Mart’ın arpası billurun buzağısı” derlerdi yani Mart’ta doğan buzağı ile Mart’ta ekilen arpa çok verimli ve görkemli olurdu.

İşte, Aralık yirmi birden sonra kara kış bastırır eskiden karların yağacağı aylar karların yatacağı aylar ve ne zaman kalkacağı ortalığın ne zaman açılacağı köylüler tarafından aşağı yukarı tahmin edilirdi. Bu son yıllardaki mevsim değişiklikleri pek yaşanmaz, kış kışlığını yaz da yazlığını belli ederdi. Şimdi küresel ısınma denen insan hatasının getirdiği felaketler mevsimsel değişikliklere yol açtı ve yazı güze kışı bahara çevirdi maalesef.
Sabandan pulluktan merkepten attan öküzden de bahsedecektim. Esasen tarım kenti olan Konyamız’da eski tarım aletlerini, bu aletlere koşulan öküz ve atların boyunduruklarını hamıtlarını, eşeklerin semerlerini, ayaklarının nallarını, mıhlarını, saban demirini, saban ökçesini, saban okunu, dirgen, yaba, beldanat kalbur gözer gibi atalarının kullandığı ve bunlarla ekmek yapmak için evine getirdiği buğdayları arındırıp karnını doyurduğu buğdayın ne merhalelerden geçtiğini…
Harmandaki düğen dişini düğenin kendisini düğen ile sap sürmeyi tınaz yapmayı malamanın ne yele harman savurmayı bunları hangi aletler ile olduğunu bilmek bu günkü neslin de hakkıdır.

Kara saban. Sanırım bu aleti birçok kere yazılarımda belittim. Tamamen insan eli ile yapılmış meşe ağacından ‘L’ şeklinde bir ökçe ile ok tabir edilen uzun ve kalın bir sırıktan meydana gelir, ortasından kılıç diye kuvvetli bir meşe tahtası ile birbirine tutturulan sabanın ileri uzatılan oku öküzlerin boynuna takılan ve altlı üstlü, üstü kalınca hafif ağaçtan oluşan, alt boğaz altı tutarı ise daha ince ağaçlardan düzenlenerek yapılmış, kenarlarında dört tane delik ile birbirine bağlanan, ve aralarına öküzlerin boynu geçirilerek zelve denen birer kuvvetli değnek ile sabitlenen, yine üstteki kalın ağacın tam ortasındaki sabit bir yerden yuvarlak eğef (kalınca ağaç dalından yapılmış halka) ile saban oku zılgar denen zincirle boyunduruğa bağlanan, ökçe denen saban kısmının ucunda saban demiri diye adlandırılan toprağa batan yarısı açık sivri huni biçimindeki aletten oluşan saban ve boyunduruk. İşte ekini ekme aleti bunlardı.

Öküzlerin atlarına ve merkeplerin ayak tırnaklarına çakılan ve adına nal denen mıh ile tutturulan, hayvanların ayaklarını taştan korumaya yarayan bu aletleri yapan ve hayvanların ayağına çakan ustalar vardı. Onlara da nalbant denirdi. Çok geçerli, ekmekli bir meslekti zamanında.
Düğen denen alet ise köylere özel olarak gelen düğenci ustaları tarafından büyük çam ağaçlarından lata şeklinde kesilir, balta gibi aletler ile yontulan ve belirli bir şekle koyduktan sonra altı, keskin mermer taşlar ile düzlenirdi. Düğen dişi de öküzlerin boynundaki boyunduruk denen alete bağlanarak sapın üzerinde dolanarak sapın ezilip saman yapılmasına yarardı. Atların boynuna hamıt denen bir ağaç yumuşak ot ve keçeden özel olarak yapılmış bir düzenekle düğen atlar bağlanıp daha kolay ve çabuk saman haline geldiği olurdu.

At ve eşek semerleri yine semerci ustaları tarafından merkebin atın sırtına ölçülerek uygun olsun diye yapılır ve semer ağacı diye dört tane birbirine geçmeli bir semerin üzerine urgan tabir edilen uzun ve kalınca ipler ile yük sarılmasında kullanılır onların ustaları da pek revaçta olurlardı. Ekin ve otların tarla ve çayırlardan işlenmesinde hasat edilmesine kullanılan yarım ay şeklindeki saplı keskin aletlere kavrama orak çayırlardan ot biçmek için kullanılan aletlere bazı yerlerde tırpan bazı yerlerde ise kosa denirdi.
Yukarda bahsettiğim gibi bu aletler halen daha dağ köylerinde mevcut iken toplanıp bir müzede halkın bilgisine sunulmalı. Böyle tarifle ne kadar anlatsan göstermek gibi olmaz.

Bu alet edevatın tariflerini yaptıktan ve eskilerden bilgiler verdikten sonra artık kışa dair deyimlerini de bir hatırlayalım derim. Gerçi o yıllardaki gibi karlar da yağmıyor şayet öyle karlar yağsa hayat durur mu bilmiyorum şehirlerde…

Allah’a şükür ki zemherinin sonlarına doğru biraz kar yağdı da şöyle derin bir nefes alarak rahatladık, ama şükrümüzün yanında azlığından da çiftçiler adına biraz muzdaribiz.

Bir de diyorum ki ya bir metre kar yağsaydı halimiz ne olurdu. 5-6 cm karda Konya adeta felç oldu. Bizim gençliğimizde bu kadar teknoloji yoktu ama insanlar çalışkandı. Gece sabahlara kadar kürüdükleri damları sabahleyin bir daha kürümek zorunda kalırlardı. Hayvanlarını sulamaya götürmek için sokak çeşmelerine saatlerce yol açarlardı küreklerle. Kırsal kesimdekiler şehir yollarını yine küreklerle imece yolu ile açarlardı da hiç şikayetçi olmazlardı. Hatta “ver Allah’ım bereketli yağışlar ver” diye daima dualar ederlerdi. Şimdi azıcık yağan kardan şikayet ediyoruz bu kadar makine veya alet edevat var iken.

Eskilerin kış terimleri olarak kullandığı sözcüklerden zemheri (erbain) ve ardından gelen hamsindir. Yani erba’ 4, erbain 40 manasınadır. Hams 5, hamsin ise 50’dir. Bunlar Arapça kelimeler. Atalarımız kışı bunlar ile anlatırlardı. Yani erbainin bir adı da zemheri 40… 50 de hamsin etti 90.. Dokuz da mart dokuzu 99.. Bir de Sultan Nevruz 100.. İşte Konya kışını bunlarla tanıtırlardı. Ardından da “Konya’nın kışı Hıdrellezi bulur canım kışa güven olmaz” derlerdi. Yani “150 gün kışımız var, mal yüz elli gün bucaktan yani samanlıktan yer” derlerdi atalarımız. Birde hamsin ile zemheri arasında 6 gün zemheriden 6 günde hamsinden alan günlere 12 gün arası denirdi ki kışın enn şiddetli olduğu günlerdi bunlar bu 12 gün arasında kurtlar çok azgın olur insanlara bile saldırılarmış. Atalarımızın en korktuğu kış günleri bunlardı.

Köylerde çoban çırak ve işçi uzun vadeli işçi tutmaları bu minval üzere yapardı atalarımız. Yazın tutulan çırak veya çobana “Kasıma kadar ne istersin” diye pazarlık yapılırdı. Kışın tutulan çoban çırağa da “Hıdrelleze kadar ne istersin” denirdi. Yıl, eski adamlara göre ikiye ayrılırdı. Hızır günleri, Kasım günleri diye. Kış da ikiye ayrılırdı: Zemheri ve Hamsin.. Konyalıların pratik zekası bazı birleştirmeleri çok yapar ya, işte onlar da Erbain ile Hamsini 45+45 diye yuvarlak hesap yapmışlar. 21 Aralık’ta giren Erbain (Zemheri) bir hesaba göre 31 Ocak’ta tamamlar, gün Hamsin’e döner veya Şubat’ın 6’sına kadar sürer bu 6 gün zemheriden 6 gün de hamsinden alınan günlere 12 gün arası denirdi. Bu günler de dağlardaki yırtıcı hayvanların en tehlikeli zamanıdır. Genelde insanlardan korkan kurtlar bile insanlara saldırıp parçalarlar diye anlatırlardı. Ve bu gerçekleri bizim yaştaki kırsal kesim insanları yaşadı.

Peki, Hamsin.. Bir hesaptan girdi bir hesaptan 7 Şubat’ta girecek. Hamsinde neler olacak, bazı büyükler bu kışları tariflerinde hamsin zemheriden kemsin (kötüsün) hakikaten hamsinde çok şiddetli kışlar yaşandığı vakidir. Örneğin 12 Mart 1971 tipisi gibi canlar alan kışlar kısa ama çok sert kışlardı. Hamsinin cevabı ise, ne kadar kem (kötü) olsam da iti solutur çifti yürütürüm dermiş. Yani “yaz benimle gelir” manasına…

İşte, bu hamsinin belirli bir tarihinden sonra o meşhur cemreler düşmeye başlar. 1. cemre havaya düşer havaları ısıtır 2. cemre suya düşer suları ısıtır.3. cemre ise toprağa düşer toprağı ısıtır diye inanılır. Peki, bunlar ne zaman düşmeye başlayacaklar. 20 Şubat günü 1. cemre havaya düşecek 27 Şubat günü 2. cemre suya, 6 Mart günü ise 3. cemre toprağa düşecek ve baharın sıcaklığı kendini gösterecek. 21 Mart ise Nevruz günüdür bu da baharın müjdecisidir. Peki, Kasım günleri ne zaman başlar ne zaman sona erer? Kasımın 8’inde başlayan Kasım günleri 6 Mayıs’ta Hıdrellez ile sona erer. 6 Mayıs’ta başlayan Hızır günleri ise 7 Kasım’da sona erer.
Güz ile gelen yağışlarımız çok iyi idi ama kışlar yine kısır geçiyor. İnşallah bundan sonra bol kar yağar ve bahar yağmurları daha bereketli olur da çiftçinin, fakirin hatta ülkemizin yüzü güler. Çünkü suyumuz gün geçtikçe azalıyor hububatta ise verimler her sene düşüyor. Allah sabi yavrularımızın ve dili yok ağzı yok hayvanatın yüzü suyu hürmetine bol yağışlar ve bol rızklar versin.

Kısa bir anı ile yazımı bitireyim. Sene 1975 idi. Hacı karşılamak için Hatay Cilvegözü’ne kadar gittik. Bir genç bir satıcı çocuk güzel bir şive ile bağırıyordu, “Rumbamerbainrumbamerbabin (rumbam erbain demekmiş)” diye. Hani bizim pazarlarda da birbirine ekleyerek bağrışırlar ya pazarcılar, çocuğa doğru yaklaştım önündeki sattığı nar idi. Türkçe de biliyordu ben “kardeş ne satıyorsun” ve “kaça satıyorsun” dedim? “Nar satıyorum lo, nar” deyiverdi ve 40 kuruş olduğunu rumba erbain demenin 40 kuruşa nar demek olduğunu ben de orada öğrendim ve bir hatıra olarak kaldı işte. Bizim bildiğimiz erba’nın 4 erbainin 40 olduğunu orda öğreniverdim…. 


   
Beğendim... (201)

Okuyucu yorumları  
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

 


Yorumunuzu ekleyin
İsim
E-mail
Başlik  
Yorum
 
Kullanımdakı İşaretler: 600
   Daha sonraki Yorumlar hakkında beni haberdar et
  Mathguard güvenlik sorusu:
FWL          T       
1      I    J1    O6K
82W   T83    9       
C E    4     G    QO3
3SB         MI3      
   
   

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.9 © 2007-2020 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >
Advertisement